Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi
Negara Turki
Bahasa TR
Episod 2442
Terkini 26.09.2026

Mevlana Takvimi, her gün yayınlanan takvim yazılarıyla dinleyicilere günlük içerik sunan bir podcasttir. Program, Mevlana Takvimi tarafından hazırlanmakta olup, takvim bilgilerini ve ilgili konuları ele almaktadır.

Episod

  • BESMELE’YE HÜRMET GÖSTERMEK-26 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 26.09.2026 2min
    Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim, üzerinde besmele yazılı bir kâğıdı Allâh’a saygısından dolayı yerden kaldırırsa, Allâh katında sıddîklerden yazılır, ana babasının, müşrik de olsalar azabları hafifletilir." Bu konuda Bişru’l-Hâfi’nin hikayesi meşhurdur. Ebu Hureyre (r.a)’den, Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Ebû Hureyre, abdest aldığında "Bismillah" de. Zira, abdestini tamamlayıncaya kadar senin Hafaza Meleklerin sana sevab yazmayı bırakmazlar. Hanımınla münasebette bulunduğunda "Bismillah" de. Zira, sen gusledinceye kadar, Hafaza Meleklerin sana sevab yazarlar. Eğer bu münasebetten bir çocuk olur ve o çocuğun da nesli devam ederse, hiç bir istisna olmaksızın, soyundan gelenlerin nefesleri sayısınca sana sevap yazılır. Ey Ebû Hureyre, bir hayvana bindiğinde, "Bismillah, elhamdülillah" de. O zaman, hayvanın adımları sayısınca sevap yazılır. Bir gemiye bindiğinde de "Bismillah, elhamdülillah" de. O zaman, ondan ininceye kadar sana sevab yazılır." Enes b. Mâlik (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "İnsanların elbiselerini çıkardıkları zaman "Besmele" çekmeleri, insanların mahrem yerleri ile cinlerin gözleri arasında perde olur." (Suyuti, Camius-Sağîr, 2/32) Bu hadiste şuna işaret edilmiştir: Besmele, bu dünyada senin ile cinlerden olan düşmanların arasında perde olursa, ahirette de senin ile zebaniler arasında perde olmaz mı? Kadın sûfîlerin büyüklerinden olan Umretü’l-Fergâniyye’den, "Cünüp ve hayızlı kimsenin besmeleden değil de, Kur’an okumaktan men edilmesindeki hikmet nedir?" diye soruldu da, O şu cevabı verdi: "Besmele çekmek, dostun ismini anmaktır. Dost ise, dostunu anmaktan menedilmez." (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c. 1, s. 239-241)
  • ZORUNLU EĞİTİM Mİ, ZORUNLU YOZLAŞMA MI?-25 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 25.09.2026 2min
    Gerçekten biz çocuklarımıza yazık ediyoruz. Okumak istemeyeni veya kapasitesi sınırlı olanı zorla sınıfa hapsediyoruz. Bu gençler ise yetenekli olanları aşağı çekiyor ve eğitimin kalitesini düşürüyor. Zorunlu eğitimi her kademeye yaygınlaştırmak, pedagojik ilkelere ve eğitim biliminin gerçeklerine uygun bir yaklaşım değildir. Temel eğitimin bireyin biyolojik varlıktan sosyal ve bilinçli bir insan haline gelmesi için zorunlu olması, insan fıtratının bir gereğidir. Ancak bu zorunluluğun tüm eğitim basamaklarına aynen uygulanması, bireysel farklılıkları ve sosyolojik gerçeklikleri göz ardı etmek anlamına gelir. 12 yıl kesintisiz zorunlu eğitim devletin tüm çocukların zihinsel formasyonunda mutlak belirleyici olma iddiasının somut bir yansımasıdır. Oysa temel eğitim çocuğun asgari insani yeterlikleri kazanabilmesi açısından bir zorunluluk arz ederken, bu zorunluluğun tüm eğitim kademelerine aynen teşmil edilmesi, ebeveynlerin çocuklarını kendi dünya görüşü, değer sistemi ve hayat tasavvuru doğrultusunda yetiştirme hakkını ciddi şekilde sınırlamakta ve ihlal etmektedir. Türkiye’de mevcut zorunlu eğitim sistemi, tarihsel süreçte çeşitli yabancı fikir akımlarının (pozitivizm, materyalizm, Darwinizm) ve bu fikirlerin ülkemizdeki yansımalarını temsil eden ideolojik yaklaşımların etkisi altında şekillenmiştir. Bugün zorunlu eğitim süreçleri büyük ölçüde genç kuşakları hayata hazırlamakta yetersiz kalmakta, onlara gerçek bir meslekî yeterlik kazandırmak şöyle dursun, çoğu zaman üretkenlikten ve hayata etkin katılımdan uzaklaştıran bir oyalama işlevi görmektedir. İnsan fıtratında öğrenmeye yönelik doğuştan gelen bir merak ve öğrenme arzusu bulunmaktadır. Eğitime değil, tek tipleştirici zorunlu eğitime karşı duruyoruz. (Sefa Saygılı, Yeni Akit)
  • TARİHTE ŞİA TEHLİKESİ-24 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 24.09.2026 2min
    Tarihleri boyunca kâfirle cihaddan geri durmuş, her vesile ile Müslüman katliamı yapmış topluluklar, Yavuz döneminde de bu faaliyetlerden geri durmamıştır. Yavuz Sultan Selîm Han, ülke içinde hâdise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek Şii faaliyetlerin kaynağının Safevi Devleti olduğunu biliyordu Gönderdiği dâvetçi ve halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan Şiîleri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyânlar çıkarıyordu. Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu’da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyor, İslâm’ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti’nin dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için İran’da kurulan Şiî devletlerin sürekli Osmanlı Devleti’ni tehdîd etmesine ve batıya karşı açılan her seferde Osmanlı’yı arkadan vurmasına son vermek emelinde idi. Zîrâ Osmanlı Devleti’nin en büyük asker kaynağı Türk ve Müslüman nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selim, bütün bunları düşünerek Trabzon Vâliliği’nden beri Şâh İsmail’in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından takip etmiş, İran içlerine seferler düzenleyerek şiîlerin Anadolu’daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı. Pâdişâh olduktan sonra, bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail’in İslâm’a verdiği zarar ve Ehl-i Sünnet’e yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi. Dîvânın bu karârı üzerine görüşleri alınan o devrin âlimleri böyle bir cihâdın farz olduğuna, Şâh İsmail’e haddinin bildirilmesine dâir fetva verdiler. (Tâcü’t-Tevârih, c.2 s.397; Türk Cihân Mefkuresi Târihi; c.2, s.390)
  • ALLÂH (C.C.)’A HÂMD VE ŞÜKRETMEK-23 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 23.09.2026 2min
    Allâhü Teâlâ’nın insana olan nimetleri, insan aklının vâkıf olamayacağı kadar çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, "Allâh’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (Nahl s. 18) buyurmuştur. İnsanın Allâh (c.c.)’un nimetlerine vâkıf olması imkânsız olunca, bu nimetlere lâyık bir hâmde, şükre ve senâ’ya muktedir olamayacağı da ortaya çıkar. İnsanın, Allâh (c.c.)’a karşı hâmd ve şükrü edâ edebilmesi, ancak Allâh (c.c.)’un onu buna muktedir kıldığında mümkün olur. Allâhü Teâlâ, onun kalbinde hâmd ve şükre yönelik bir duygu yarattığında ve önündeki bütün engel ve mânialar kalktığında, bunların hepsi Allâh (c.c.)’un birer lütfu olur. Buna göre, kulun, Allâh (c.c.)’un şükrünü edâ edebilmesi, ancak Allâhü Teâlâ’nın ona vereceği büyük bir nimet sayesinde mümkün olabilir. Bu nimetler de ayrıca şükrü gerektirir. Bu duruma göre kulun, şükür ve hâmdi edâ edebilmesi, sonsuza kadar tekrarladığı zaman mümkün olur. Bu ise imkânsızdır. Öyleyse insanın, O (c.c.)’a lâyık olacak şekilde Allâh (c.c.)’a hâmd ve şükretmesi imkânsızdır. Hâmd ve şükrün manası, kulun sadece diliyle "Elhamdülillah" demesi değildir. Tam aksine, bunun manası, kendisine nimet verilen kimsenin, nimet verenin kemâl, celâl sıfatları ile mevsûf olduğunu bilmesidir. İnsanın aklına gelen her türlü kemâl ve celâl sıfatlarından, Allâh (c.c.)’un kemâli ve celâli daha büyük ve daha yücedir. Bu böyle olunca, insanın Allâh (c.c.)’a lâyıkı veçhile hâmdetmesi, şükretmesi ve senâ etmesi imkânsız olur. Anlaşıldığı üzere Râbbimizʼe lâyıkıyla şükredebilmekten âciziz. Bununla birlikte, müjdelendiği üzere cennete ilk girecek zümre hâmmadun zümresidir ki bu zümre Allâh (c.c.)’a en çok hâmdeden zümredir. Bu nedenle O (c.c.)’a gücümüz nisbetinde çokça hamdetmeye çalışmalıyız. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.311)
  • İNTERNETTE ALIŞVERİŞİN KURALLARI-22 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 22.09.2026 2min
    Kredi kartıyla alışveriş yaparken, kartı veren kuruluşun kefaleti ile işlem yapmış oluyoruz. O kuruluş, karşı tarafa şöyle demiş oluyor: Bu kişinin elindeki kart benim teminatımdır; onu elinde bulunduran kişiye ben kefilim. Kartla alışveriş yapıldığında, satıcı parasını bankadan alıyor. Müşteri de bankayla arasındaki anlaşmanın mahiyetine göre borcunu ödüyor. Kredi kartıyla alışverişte kartı sağlayan kuruluş, kredi kartıyla alışveriş imkânı sağlarken yaptığı masraf karşılığı belli bir ücret alabilir. Bunun dışında kuruluşun, alışverişin tutarını aşan ödeme talebi, her ne isim altında olursa olsun faizdir. Böyle durumlarda harama düşme endişesi taşımamak için, faizsiz çalışan finans kuruluşlarının kartlarını tercih etmek ve kart borcunu taksitlendirip faize bulaşmak yerine, borcun tamamını tek seferde ödemek en iyisidir. Para peşin, mal veresiye olduğunda, buna "Selem akdi" denir ve belli şartlarla caizdir. Bu şartları şöyle özetleyebiliriz: Akitte, tarafları anlaşmazlığa götürecek ölçüde belirsizlik bulunmamalıdır. "Malın miktar ve evsafında, keza paranın miktar ve cinsinde herhangi bir belirsizlik bulunmamalıdır. Ödemenin veya malın tesliminin zamanı ve şekli konusunda herhangi bir belirsizlik olmamalıdır. Konunun başka önemli detayları da vardır. Bir bilenden veya kaynaklardan iyice tetkik edilmelidir. Müzayedede müşteri kızıştırmak için katılmak, başkasını müzayededen çekilmeye veya fiyatı belli miktardan fazla artırmamaya ikna için çeşitli metotlar kullanmak gibi alışverişi geçersiz kılan unsurlar söz konusu olmamalıdır. İslam, alışverişlerde önceden tayin edilmiş belli kâr hadleri getirmemiştir. Makul sınırlarda olması ve "aldatma" içermemesi şartıyla alışverişte "karşılıklı rıza" unsuru gözetilmiştir. Malın fiyatını aşırı şekilde düşürerek yahut yükselterek piyasayı olumsuz etkilemeye çalışmamalıdır. (Ebubekir Sifil , 2007)
  • CİN VE BÜYÜDEN KORUNMANIN YOLU-21 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 21.09.2026 2min
    Hz. Ali (k.v.)’den rivayetle Nebi (s.a.v.): “Âyetü’lKürsî bir evde okunduğu zaman, şeytanlar oradan kaçarlar. Otuz gün oraya yaklaşamazlar. Erkek ve kadın sihirbazlar (ve onların sihir ve büyüleri) kırk gece o eve giremez. Ey Ali! Onu, (Âyetü’l-Kürsî’yi) çocuklarına, ehline ve komşularına öğret. Bundan daha büyük bir âyet inmedi.” Muhammed bin Übey bin Ka’b (r.a.), O’da babasından rivayet etti. “Kendisinin yeşil hurmaları kurutma harmanlığı vardı. Onları taahhüt ediyordu yani koruyordu. Hurmalarının eksilmekte olduğunu gördü. Bir gece hurmaların bekçiliğini yapıp beklerken, erginlik çağına eren bir genç gibi olan bir varlık gördü. Buyurdular: ”O bana selâm verdi. Selâmını aldım. Ve ona sordum: ”Sen kimsin? İnsan mısın yoksa cin mi?” O: ”Cinim!” dedi. ”Elini bana uzat” dedim. Elini uzattı. Eli köpek eli (ayağı) gibiydi. Kılları, köpek kılına benziyordu. Kendisine sordum: ”Cinlerin yaratılışı böyle mi?” Dedi ki: ”Cinler bilirler, onların içinde benden daha şiddetlisi yoktur.” Ona yine sordum: -”Bu yaptığın işe seni hamleden (mecbur edip iten) sebep nedir?” O: -”Senin sadakayı seven bir kişi olduğun haberi bana ulaştı. Senin yiyeceklerinden bir nasîp alıp yemek istedim” dedi. Ona sordum: -”Bizi sizin (şer ve zararınızdan) ne korur? (Hangi âyet ve duayı okusak cinlerin şerrinden muhafaza ediliriz?) O: “Kim bu âyeti (Âyet’ül-Kürsî’yi) akşamleyin okursa, sabaha kadar bizden korunmuş olur. Ve kim bu Âyeti sabahleyin okusa akşama kadar bizim zararımızdan korunmuş olur.” dedi. Sabah olduğunda babam gelip bunu Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ne haber verdi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdular: “Habîs (olan şeytan) doğru söylemiştir.” (Tefsir-i Ebussuud ve Kenzu’l-Ummâl: 4061)
  • NİKAH, NAFİLE İBADETLERLE MEŞGUL OLMAKTAN DAHA FAZİLETLİDİR-20 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 20.09.2026 2min
    1. Nikâh, Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetidir. Sünnetler ise icma ile nafilelerden daha önce gelir. Çünkü sünneti terk edenler hakkında tehdit (vaîd) vardır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” Oysa nafileleri terk etmekten dolayı böyle bir tehdit bulunmamaktadır. 2. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) nikâhı sürekli olarak devam ettirmiştir. İlk evlenmelerinden sonra hiçbir zaman zevcesiz yaşamamışlardır. Eğer nafile ibadetlerle meşgul olmak daha faziletli olsaydı, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) nikâhı terk edip nafile ibadetlere yönelirdi. 3. Nikâh, nafilelerden daha faziletli olan maksatlara ulaştırır. Nikâh sayesinde ümmetin bireylerinin çoğalması sağlanır. Nikâh sayesinde insanlık, zinadan korunmuş olur. Yine nikâh ile yaratılış itibariyle zayıf olan kadınların nafaka ve barınmaları temin edilir ve nefisleri helake maruz kalmaktan korunmuş olur. Sonuç olarak, nikâh; ahlakın güzelleşmesine, çocukların terbiyesine, Müslümanların yararına olacak işlerin gerçekleştirilmesine ve insanlarla iyi geçinmeye vesile olduğu için, hiç şüphe yok ki bu yüksek maksatların her biri, nafile ibadet için uzlete çekilmekten (yalnız kalmaktan) daha faziletlidir. Bununla birlikte, nafile ibadetin faydası sadece yapan kişiye mahsustur. Nikâhın faydaları ise sadece evlenen kişiye ait olmayıp başkalarına da yayılır. Evlenen bir kimse başkalarına da faydalı olmaya çalışmış olur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.40-41)
  • ALİ ŞÜKRÜ BEY NEDEN ŞEHİT EDİLDİ?-19 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 19.09.2026 2min
    Birinci Meclis’in en cesur simalarından Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923’te hunharca şehit edildi. 1884 Beşikdüzü doğumlu; Bahriye Erkân-ı Harp subayı iken istifa ederek siyasete girdi. 1920’de Meclis-i Mebusan’a, İstanbul’un işgali sonrasında da Ankara’da açılan Birinci TBMM’ye Trabzon milletvekili olarak katıldı. Misak-ı Millî’nin tavizsiz savunucusu, Lozan’daki hezimete muhalif, hilafetin ilgasına karşı duran bir dava adamıydı. Mecliste her söz alışında dikkat kesilen bir topluluk vardı; gensorularda bakanları hırpalayan, doğruları açıkça söyleyen bir tenkitçiydi. Necip Fazıl onu “sadece iman ve mukaddesat safındaki kahraman çocuk” diye anacak; “mahrem renkleri ve gizli mânâları sezdiği için vahşice öldürtüldü” satırlarını yazacaktı. Cinayet “sebeb-i meşhur, fail-i meşhur”du: Topal Osman tarafından boğduruldu. O gün Meclis’te Hüseyin Avni Bey’in kürsüden yükselen feryadı hadisenin ağırlığını gösterdi: “Bir mebusun ağzı, kalemi o milletin namusudur!” Şehadetinden üç gün sonra Meclis lağvedildi; bir yıl sonra hilafet kaldırıldı. Ali Şükrü Bey’in “bugün ehemmiyetsiz görülen mesail yarın başımıza belâ olur” mealindeki ikazları, Musul-Kerkük, Batı Trakya, Adalar ve Boğazlar bahsinde tarihî feraset olarak kaldı. Boztepe’deki kabri ıssız görünse de adı vicdanlarda gür bir seda olarak yaşamaktadır. Samet Ağaoğlu, onu devletin başına başka bir makamın yerleşmesine itiraz eden, kuvvetli bir tenkitçi diye tarif eder. Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal’le Meclis’teki sert çatışmayı ve ardından Topal Osman’ın Çankaya civarındaki evinde boğduruşunu anlatır; muhafız komutanı meselesi tartışılır. Bu yüzden onu mutlaka ve tamamen saf dışı bırakmak istediler. (Yahya Düzenli, Akıncılar Dergisi)
  • TEHLİKELİ BEŞ GÜNAH-18 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 18.09.2026 2min
    İmâm-ı Sûsî, İmâm-ı Iyâşî ve İbnü’l-Meşrî (rahimehümullâh) gibi ulemânın beyânı vechile; bâzı meşâyih şu vasiyetlerde bulunmuşlardır: “İnsanlara eziyet etmekten, onlara zarar vermekten, ayıplarını ve avretlerini araştırmaktan uzak durun. Gerçekten kim bunlarla uğraşırsa ne dünyâda ne de âhirette felâh bulmaz. Özellikle şu sayacağımız işlerden uzak durmaya devâm edin. Zîrâ her kim bunlardan birine dahî düşerse, hiç şüphesiz Allâhü Teâlâ onu kâfir olarak öldürecektir: 1. Müslümanlara çokça eziyet etmek, 2. Çok zinâ yapıp tevbesiz ölmek, 3. Yalan yere velî olduğunu iddiâ etmek, 4. İzinsiz ve icâzetsiz şeyhlik makāmına geçmek, 5. Gıybet ve dedikoduya dalıp tevbesiz ölmek. İşte bu sayılanlardan birine bile devâm eden kişi, ne kadar sâlih amel yapsa da kâfir öleceği kesindir. Ancak her kim bu yaptıklarından tevbe eder de, ölünceye kadar tevbesinde sebât ederse ve bu günahlara ısrâr etmeksizin ölebilirse, o kişi îmânını kurtarabilir.” (Muhammed ibnü’l-Meşri‘ es-Sâihî, el-Câmi‘, s. 322) ÖLÜM MELEĞİNİN SURETİ Rivâyet edildiğine göre Hz. İbrahim ölüm meleğine fâcir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?’ diye sordu. Ölüm meleği ‘Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez!’ dedi. Hz. İbrahim (a.s.) ‘Gücüm yeter’ dedi. Melek ‘O halde yüzünü çevir!’ dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) yüzünü çevirince, simsiyah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) düşüp bayıldı. Ayıldığında melek eski suretine dönmüştü. Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) ‘Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında fâcir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kâfi gelir’ dedi. (İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin, s. 2661)
  • HZ. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.) CÂMİÎ ŞERÎFİ-17 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 17.09.2026 2min
    17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür. 23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur. Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i Aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup Silsile-i Aliyye’nin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’lmeşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l Bakî’de ziyâretgâhtır. Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i Seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makâmların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’zzamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı Akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.” Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn. *Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makâmdır. Allâh (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder. **Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler. ***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.
  • BİLİMDE ÇALINAN MİRAS-16 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 16.09.2026 2min
    Batılı bilim insanları doğaya bakarak keşif yapmadılar; Müslümanların kitaplarına baktılar ve bir kısmını kendi adlarına kaydettiler. Newton bunun en çarpıcı örneğidir. Oxford’ta bulunan eski bir Arapça eserin kenarlarında el yazısıyla yapılmış İngilizce tercüme notları görülür. Avrupa Rönesansı’nın, Arapların Altın Çağı’ndaki başarıların alınmasıyla başladığını söylemek, o dönemde Arapça kitapların Avrupa şehirlerinde basılıp okutulmasını ve Arapçanın ilmin dili oluşunu düşününce şaşırtıcı değildir. Fakat bu kitaplar sadece kaynak olarak kalmadı; bazı Avrupalı bilginler, Arap âlimlerinin keşiflerini alıp, doğayı ayrıca incelemeden kendi adlarıyla yayımladılar. Küçük kan dolaşımının William Harvey’e nispeti buna bir misaldir; anlatılanların İbnü’n-Nefis’in “Şerhu Teşrîhi’lKânûn”undaki açıklamalara dayandığı ortaya konmuştur. Newton’un hareketin üç kanununa dair intihal iddiaları da böyledir. 1. yasa, İbn Sînâ’nın “İşârât ve Tenbîhât”ında ifadesini bulan “cisim dış etkiden arınınca hâlini korur” düşüncesiyle paraleldir. 2. ve 3. yasalar ise Fahreddin er-Râzî’nin “el-Mebâhisü’l-Meşrıkıyye”sinde kuvvet-ivme ilişkisi ve karşı kuvvet dengesi üzerinden tartışılmıştır: eşit güçle çekilen halkanın ortada kalması gibi. René Descartes’in, İmam Gazâlî’nin eserlerini andıran uzun dipnotlar kullanması da zikredilir. Tarih yeniden okunmalı; hak, gerçek sahiplerine teslim edilmelidir. Bu tablo, “bilimsel devrim”i tek başına Batı’nın müktesebatı gibi sunan anlatının eksik kaldığını açıkça göstermektedir. Arapların medeniyet mirası gizlenemez; aktarım zincirleri dürüstçe kayda geçirilmelidir. İlmî emanetin sahiplerine iadesi, yeni bir karşılıklı saygı köprüsü kuracaktır. İddialar tartışılabilir; fakat izler, metinler ve nüshalar açıktır, gözler önündedir aslında. (Basından Derleme)
  • GÜNAHI TERK ETMENİN GİZLİ LÜTÜFLARI-15 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 15.09.2026 2min
    Günahı terk etmenin bereketleri şunlardır: Göğsün genişlemesi; hüzün ve kederin azalması; yüzünde bir tatlılık ve nur oluşması; duasının çabuk kabul olması; insanın vakarını koruması; ibadetin tatlılığını tatması; imanın lezzetini hissetmesi; şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi; toplum içindeki itibarını koruması; dünya ve ahiret işlerinin düzeni için gerekli olan malını koruması; insanların sevgisini kazanması; geçim işlerinin düzgün gitmesi; bedenin rahat etmesi; kalbin sevinç duyması; Ruhun huzur bulması; gönlün nimetlenmesi; günahkâr ve bozgunculardan gelecek korkulardan emin olması; zilleti yüklenmekten uzak duran bir izzete sahip olması; günahın kararttığı kalp nurunun sönmemesi; günahkârların daraldığı yerlerde bir çıkış yolu bulması; ummadığı yerlerden rızık elde etmesi; fâsıkların zorlandığı şeylerin ona kolay gelmesi; ibadetlerin kolaylaşması; ilmin kolay elde edilmesi; insanlar arasında güzel bir övgüye mazhar olması; onların duasına nail olması; insanların gönlünde bir heybetinin olması; haksızlığa uğradığında onların onu savunması; gıyabında kendisini savunmaları; Allah ile arasındaki yabancılığın ortadan kalkması; meleklerin ona yakın olması; insan ve cin şeytanlarının ondan uzak durması; insanların hizmetine talip olması; onunla dost olmak için yarışmaları; ölümden korkmaması, bilakis Rabbine kavuşacağı için sevinmesi; dünyanın gözünde küçülmesi, ahiretin büyümesi; büyük mükâfat ve ebedî kurtuluşa kavuşma arzusunun artması; Arş taşıyan meleklerin ve çevresindekilerin onun için dua etmesi; amellerini yazan meleklerin onunla sevinmesi ve ona dua etmeleri; aklının, anlayışının, imanının ve marifetinin artması; Allah’ın onu sevmesi; yüzünü ona dönmesi; onun tevbesiyle sevinmesi. (Şe’ûmü’l-Maʿsiyah)
  • SANDALYEDE NAMAZ KILMAK CÂİZ Mİ?-14 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 14.09.2026 2min
    Namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, Tahiyyatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yaparak namazlarını kılarlar. Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğilerek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kılamayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) namazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar. Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uzatılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak, mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece namazını îmâ ile kılar. Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta namaz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk yok muydu veya bilinmiyordu da onun için mi fıkıh kitaplarımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok? Hayır! Vardı ve Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri sandalye de koltuk da biliniyordu. Kur’an’da, Bakara Sûresi’nin 255. Âyeti, Âyetül Kürsî’dir. Kürsî; sandalye - koltuk demektir. Öbür taraftan Yasin Sûresi 56. Âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır” buyuruluyor. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri koltuk da sandalye de bilindiği halde, fıkıh kitaplarımızda sandalye veya koltukta namaz kılınacağına dair bir tarif ve kayıt bulunmuyor. Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu / yaşadığı bu tekerlekli sandalyede kılacaktır. (Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam, s. 294)
  • ALLÂH (C.C.) MİSAFİRLERİ-13 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 13.09.2026 2min
    "Mü’minin kalesi üçtür: Mescit, Allâh’ın zikri, Kur’ân okumak. Bir kimse, sayılan üç şeyden birine sığınırsa şeytanın kötülüğünden kurtulmuş olur." Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: "Camiler, yeryüzünde Allâh’ın evleridir. Orada namaz kılanlar Allâh’ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilene, yâni ev sahibine, ziyaretçisine ikram etmek düşer". Fakih anlatıyor: "Mescitlere hürmet, on beş şekilde yapılır. Şöyle ki: 1. Eğer cemaat oturuyorsa içeriye girilince selâm verilir. Mescitte kimse yoksa veya namaza durmuşlarsa, şöyle söyler: "Esselâmü aleynâ min Râbbina ve alâ İbâdillâhis-sâlihîn." (Râbbimizden bize ve Allâh’ın sâlih kullarına selâm olsun.) 2. Oturmadan önce iki rekat namaz kılmalı. Bu konuda, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Her şeyin bir selâmı vardır. Mescidin selâmı da iki rekât namazdır." 3. Mescidin içinde bir şey alıp satmamalı. 4. Mescidin içinde kılıç çıkarmamalı. 5. Kaybettiği bir şeyini bulmak için bağırmamalı. 6. Allâhü Teâlâ’nın zikri dışında bir şey için sesini yükseltmemeli. 7. Boş söz söylememeli. 8. İleri saflara geçmek için cemaatin omuzlarına basmamalı. 9. Orada, oturmak için hiç kimse ile çekişmemeli.10-Safa girmek için hiç kimseyi sıkıştırmamalı.11. Namaz kılanın önünden geçmemeli. 12. Mescide tükürmemeli. 13. Parmaklarını çıtlatmamalı 14. Orada Allâhü Teâlâ’yı çok anmalı ve O’nu hiç unutmamalıdır. 15. Mescidi pislikten, delilerden ve çocuklara oyun yeri olmaktan korumalıdır. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mescit içerisindeki konuşmaları, dünya işleri için olacaktır. Allâh ile bir işleri yoktur, onlarla oturmayınız." (Ebu’l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü’l- Gafilin s.351-352)
  • SEVGİ DE ÖFKE DE ALLAH İÇİN-12 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 12.09.2026 2min
    Bu mektûb Şeyh Muhammed Ma’sûm “kuddise sirruh” Serhendî Hazretleri tarafından, Mirzâ Ubeydüllah beğe yazılmışdır. Bazıları zan eder ki, tasavvuf, kendi hâline bakıp, başkasına karışmamak, kimseye ilişmemekdir. Bu, doğru değildir ve dinde yara açmağa sebeb olur. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.)’a bağlanan büyüklerin yolu, sünnet-i seniyyeye ittiba ve bid’atlerden kaçmak olduğu kitâblarında yazılıdır. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker ve buğd-ı fillâh ve cihâd-ı fî sebîlillâh, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden, belki islâmiyyetin vâciblerinden ve farzlarındandır. O hâlde, emr-i ma’rûfu terk etmek, bu büyüklerin yolunu terk etmek olur. Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî buyurdu: Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasîhat et ve tehlikeyi bildir! Fudayl bin Iyâd Hazretleri buyurdu: Bid’at söyleyenleri ve yapanları sevenlerin ibâdetlerini, Allahü teâlâ kabûl etmez ve kalblerinden îmânlarını çıkarır. Bid’at sâhibini sevmeyenin ibâdeti az olsa da, Allahü Teâlânın bunu afv buyurmasını ümmîd ederim. Yolda bid’at sâhibine karşı gelirsen, yolunu değiştir! Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri buyurdu ki: Bir kimse, bir bid’at meydâna çıkarsa veyâ bir bid’ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, onun üzerine olsun. Peygambere (s.a.v.) tâbi’ olan, insanları da’vet etmekde ve emr-i ma’rûf, nehy-i münker etmekde de tâbi’ olur. Bunları yapmayan, Ona hakikaten tâbi’ olmuş değildir. Allahü teâlâ, Mûsâ (a.s.)’a sual etti: Benim için ne işledin? Cenâb-ı Hak buyurdu: Yâ Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık etdin mi? Muhabbet, sevgilinin dostlarını sevmeği, düşmanlarına düşmanlık etmeği îcâb eder. (Şeyh Muhammed Ma’sûm Serhendî, Mektûbât, c.4, Mektup 29)
  • ZİYNETLERİN ZEKAT-11 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 11.09.2026 2min
    Soru: Yedi bileziği bulunan, ama evleri eşyaları olmayan ve bir maaşla kıt kanaat geçinen bir kadının zekât vermesi gerekir mi? Cevap: Altınların toplam ağırlığı yaklaşık 85 gr. kadar ya da daha fazla ise, borcu yoksa, kıt kanaat yaşamalarına rağmen, altınları bozdurmayıp onları, tam bir yıl (365 gün) elinde bulundurmuşsa, başka bir şeyi olmasa dahi zekâtlarını vermesi gerekir. Hanefîlerin görüşü budur. Soru: Altın ve gümüş gibi zamanla değeri yükselip alçalan kıymetlere zekât lazım geldiğini biliyoruz. Ama inci, yâkut, zebercet gibi değeri daima sâbit olan mücevherata zekât lazım gelir mi? Cevap: Bu gibi mücevher ve taşlar alınıp satılarak ticaret malı olmakta iseler kıymetlerinden zekât lazım gelir. Ama evde ziynet ve hâtıra olarak bekliyorsa zekât lâzım gelmez. Soru: Bir evde birkaç hanım bulunmaktadır ve bunların da az veya çok altınları zînet olarak takındıkları görülmektedir. Bunların hesaplanması ve zekâtlarının verilmesinde nasıl hareket etmek gerekir? Cevap: Ev içindeki hanımların altınları tamamen kendilerinin malıdır. Bunların ayrı ayrı tartılıp hesaplanması gerekir. Hepsininkini birden teraziye koyup tartmak yanlıştır. Ev sâhibinin hanımına ait olan ayrı tartılacak, evdeki gelininki ayrı tartılacak ve kızın altını ayrı tartılacaktır. Bunların hangisi 80.18 gramı buluyorsa ona zekât verilecektir. Bu zekâtın verilmesi, altının sâhibi bulunan hanım tarafından ödenecektir. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 197-198)
  • HZ. EBUBEKİR (R.A.) CENNETTEKİ DERECESİ -10 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 10.09.2026 2min
    Abdullah İbni Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bir kimse vardır ki, cennete girdiği zaman, saraylarda, köşklerde ve evlerin odalarında bulunanların hepsi ona selâm verip hoşgeldin, derler”. Hz. Ebûbekir (r.a.): "Yâ Resûlullâh (s.a.v.), biz o kimseyi, o saray ve köşklerde görebilir miyiz?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Evet, o kimse sensin ey Ebû Bekir”, buyurdular. Abdullah İbni Abbas (r.a.)’dan rivâyet olunan diğer bir hadis-i şerifte: "Biz Peygamber (s.a.v.)’in yanında bulunuyorduk. Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın ismi Peygamber (s.a.v.) huzurunda anıldı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), “Ebûbekir’e (r.a.) kim benzeyebilir? İnsanlar beni yalanladı; o, tasdik edip bana iman etti. Herkes benden kaçarken o, kızını bana nikâhladı. Bütün malını benim yoluma feda etti. Sıkıntılı saat ve günlerde yanımda mücadele etti. O, kıyâmet günü, eğeri yeşil zebercedden, yuları inciden olan cennet develerinden bir deveye binmiş olur. Sündüs ve istibraktan iki yeşil elbise giymiş olduğu hâlde benimle konuşur. Ben de onunla konuşurum. Kıyâmet ehli, “Bunlar kimlerdir?” diye sorarlar. Kendilerine, bunlar “Allâhü Teâlâ’nın Resûlü (s.a.v.) ve Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’dır” diye cevap verirler”, buyurdu." Ashab-ı güzinden (r.a.e.) birisi: "Cenâb-ı Allâh’ın en büyük rızâsı nedir, yâ Resûlullâh (s.a.v.)?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Cenâb-ı Allâh âhirette Cennette umumi olarak bütün kullarına, hususi olarak da Ebûbekir (r.a.)’a tecelli eder. Allâhü Teâlâ’nın en büyük rızâsı işte budur” buyurdular. (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.71)
  • 1915: UNUTULAN GERÇEKLER-09 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 09.09.2026 2min
    Sarıkamış felâketi, Enver Paşa’nın şahsî eseridir; doksan bin asker bir hiç uğruna kurşunla değil, donarak öldü. Üçüncü Ordu kuvve olarak ortadan kalktı; Doğu Anadolu Ruslar’ın ve Ermeniler’in baskısı altında kaldı. 1951’de General Hüseyin Hüsnü Erkilet, 1915’in ilk günlerinde Haydarpaşa’ya gelen Enver’i karşılayışlarını anlatır: Kurmayların gözleri yaşlıydı; Enver’in bıyıkları dimdikti, yüzünde hüzün çizgisi yoktu, zafer kazanmış bir başkumandan kadar rahattı. Selâmımızı aldı; otomobillere binip Beyazıt’ta Harbiye Nezareti’ne geçtik, herkes şaşkındı. Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’nde imtiyaz gören, zenginleşen, devlet işlerinde yükselen Ermeniler nasıl oldu da sürgün cezasına uğradı? Cevap, Ruslar’ca silahlandırılan Taşnak ve Hınçak çetelerinin cephelerimize ve köylerimize yaptıkları katliamlardır. On binlerce Türk, Kürt ve Müslüman öldürüldü; Anadolu’nun pek çok yerinde can ve mal emniyeti kalmadı. Genç erkeklerimiz on cephedeydi; imparatorluk Cihan Harbi’ne dokuz orduyla girmiş, Talat, Enver, Cemal’in maceracı kararları ağır faturalar doğurmuştu. Bütün bunların ortasında çıkarılan tehcir, “sebeb-i meçhul” bir zulmün değil, cephe gerisini emniyete alma refleksinin neticesiydi; fakat uygulamada büyük acılar yaşandı. Yılmaz Öztuna’nın ifadesiyle: “Gerek Ermeni ölümleri, gerekse çok daha fazla olan Müslüman ölümleri, Talat, Enver, Cemal’in maceraperestliğinin ve yanlış kararlarının neticesidir.” Netice şu: Sarıkamış’tan tehcire uzanan bu kara hatıralar, ne inkârla ne de tek taraflı dille anlaşılır; hakikati, şehitlerin ve masumların hakkını teslim ederek konuşmak gerekir. Bugün anmalarda sebepleri söylemekten kaçınmak, tarihe hürmetsizliktir. (Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 28 Nisan 2011 Köşe Yazısı)
  • SULTAN ABDÜLHAMİD VE KUDÜS-08 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 08.09.2026 2min
    Osmanlı, siyonistler Filistin’i ele geçirmek isteyince karşılarına adeta Everest Dağı gibi dikildi. Devletin dış borçlarını kapatma karşılığında Filistin’den toprak talep eden siyonist lider Theodor Herzl’ın karşısına II. Abdülhamid Han heybetle dikildi ve şöyle dedi: “Ülkemin bir çakıl taşını bile satamam. Bu devlet onu kanı pahasına aldı, kanı pahasına yaşattı. Birilerinin gasp etmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. Hiçbir parçasını veremem. Ne için olursa olsun, biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz.” II. Abdülhamid Hân, İslam Dünyasının selameti, kalıcı barış ve istikrar adına buranın Osmanlı’da ve Müslümanlarda kalması gerektiğini savunuyordu: “Hıristiyan hacıların Kudüs’ü ziyaret etmelerine her zaman müsaade etmedik mi? Hazret-i Davut (a.s.)’ın memleketindeki Hazret-i Ömer (r.a.) Camii pek mübarek saydığımız bir ibadethanedir. Etrafı Müslümanlarla çevrili olan bu şehri neden Hıristiyanlara terk edelim? Mukaddes toprakların sahibi olmak hakkı her zaman bizim olmuştur ve böyle kalacaktır.” Sultan Abdülhamid, Yahudilerin Filistin’e girmesini 1882’den itibaren yasakladı. İktidarı boyunca Siyonistlere göz açtırmadı. İşte bu noktada Siyonistler öncelikle Sultan Abdülhamid’i devirmeyi, sonra da Osmanlı’yı yıkmayı planlamaya koyuldular. Siyonistler I. Dünya Savaşı’nda Kudüs ve Filistin’i Osmanlı’dan almak için İngilizlerle işbirliğine giriştiler. İngilizlerin 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü işgal etmesinde aktif görev üstlendiler. İngilizler savaş sonrasında Filistin’de manda idaresi kurdular. Osmanlı’nın bıraktığı boşluğu sonuna kadar değerlendiren Siyonistler, İngilizlerin desteğiyle Filistin’de bir Yahudi Devleti kurabilmek için kolları sıvadılar. Ne kadar fazla Filistinli katledilirse kâr düşüncesiyle hareket ederek şu parolayı benimsediler: “Vatansız bir halk için halksız bir vatan!” (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Ocak 2018, 493. Sayı)
  • KAMU MALINA EL UZATANIN SONU HÜSRANDIR-07 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 07.09.2026 2min
    Kamu hakkı dokunulmazdır. Hayber’in fethinde şehitlerden birinin durumu sorulunca Resûlullah (s.a.s.) “Hayır! Onu ganimetten aşırdığı bir hırka ile cehennemde gördüm” buyurdu. Bu uyarı, kamu malına el uzatmanın Allah katındaki ağırlığını gösterir. Kur’ân, kamu malına ihaneti “gull” diye adlandırır ve “Kim emanete ihanet ederse, kıyamet günü hıyaneti boynuna asılı olarak gelir” (Âl-i İmrân, 161) âyetiyle korkutur. Kamu malı milletin ortak emanetidir; ona hıyanet hem kul hakkına, hem de Hakk’a karşı saygısızlıktır. Elektrik ve suyu kaçak kullanmak, sosyal yardımı sahte beyanla almak, devlet desteğini amacı dışında harcamak, fiyatları sun’î biçimde yükseltmek, karaborsa ve stokçuluk yapmak zulümdür. Bir memur, yaptığı işin karşılığı dışında hediye ve bahşiş kabul edemez; “Bir kimseyi bir işe memur eder ve ona ücretini verirse, aldığı fazlalık hıyanettir” meâlindeki uyarı bu gerçeği bildirir. Rüşvet vermek ve almak ise, Resûlullah’ın lanetlediği açık bir haramdır. “Hiç kimse haksız yere bir karış toprağı dahi gasbetmesin; kıyamet günü yedi kat yer onun boynuna dolanır” tehdidi, sınır ihlâlinin bile vebalini haber verir. Müslüman, emanet bilinciyle hareket eder; vergi kaçırmaz, makamını menfaatine çevirmez, başkasının malına haksız yere el uzatmaz. Kamu hakkını gözetmek adalettir; adalet ise imanımızın ahlâka dönüşmüş hâlidir. Elektrik, su, doğalgazı kaçak kullanmak; ücretsiz kartları suistimal etmek; kamu aracını özel işte kullanmak; engelli raporunu hileyle almak; belediye yardımlarını yalan beyanla toplamak; usulsüz ihale kovalamak da günahtır. Emanete riayet eden toplum dirilir; ihanet eden toplum çöker. Vergi kaçırmak, fahiş fiyat ve stokçuluk ise ayrı bir zulümdür. (27 Haziran 2025 Tarihli Cuma Hutbesi)

Popular di

Podcast ini turut muncul dalam senarai podcast negara-negara ini.