Bir İ’câz Hecelemesi

Bir İ’câz Hecelemesi

Pirlanta Dinle
Država Turčija
Zvrsti Umetnost, Knjige
Jezik TR
Epizode 35
Zadnja 23.12.2025

Bu podcast, varlığın en bereketli ışık kaynağı ve sözün en çarpıcı nüktesi olan bir kavramı ele alıyor. Yeryüzündeki güzelliklerin onun ışığının yansıması olduğunu, en büyüleyici seslerin ise semavi solukların bir perdesi olduğunu anlatıyor. Işıktan beyanların hastalıklardan arındırdığını, gönül kirlerini ve gözlerdeki günahları temizlediğini vurguluyor.

Epizode

  • 35. Aynı Meyve, Bambaşka Tat: Cennetin Sürprizi - Bir İ’câz Hecelemesi 23.12.2025 1h 5min
    Onlar orada bağ ve bahçeler içindeler; altlarında çağlayanlar var ki, akıp gidiyor gürül gürül. Yanıbaşlarında da yâr-ı vefadarları, tertemiz eşleri var. Ancak bütün bunlara rağmen verilenler ebedî olmazsa ve insan bu nimetlerle beraber “hâlidîn”den değilse, zeval-i lezzet elem olması itibarıyla, o insan dağidâr olacaktır. Onun için Kur’ân, “(Hayır, öyle zannedildiği gibi değil.) Onlar orada ebedî kalacaklardır.” diyor ve âhiret saadetinin en önemli derinliğine vurguda bulunuyor.
  • 34. “Benzerini Getirin” Meydan Okuması ve Benzer Denemeleri - Bir İ’câz Hecelemesi 22.12.2025 1h 7min
    Aslında, Kur’ân-ı Kerim’e nazire yapılamayacağını o devrin edip ve beliğleri anladığı gibi daha sonrakiler de itiraf etme mecburiyetinde kalmışlardır. Öyle ki, Üstad’ın da bir iki yerde, Câhız’a izafe ederek tekrar ettiği gibi, “Muâraza-yı bi’l-hurûf mümkün olmadı, muharebe-yi bi’s-süyûfa mecbur oldular..” Evet, eğer çok kısa ve rahat bir tarik olan kelimelerle mücadele imkânı olsaydı, onlar kılıçlarla mücadele ve muharebe yolunu seçmeyeceklerdi. Harfler ve kelimelerle mücadele imkânı olmadığı için muharebe yolunu tercih ettiler. Bu zor yolu seçmeleri gösteriyor ki, kolay yolda yürümek onlar için imkânsızdı. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ın o sehl-i mümteni, yani zâhiren insanın rahat anlayabileceği ve ilk bakışta benzeri yapılabilir gibi görünen ifadeleri, duru sular derinliklerini ketmettikleri gibi bir sırrı ihtiva etmektedir.
  • 33. Kur’ân’ın Benzerini Getiremiyorsak Ne Yapmalıyız? - Bir İ’câz Hecelemesi 21.12.2025 58min
    Kur’ân-ı Kerim ise beyan ettiği her hususla alâkalı söyleyeceğini vâkıa mutabakat içinde söylüyordu. Onda mübâlağa ve mücâzefe yoktu. Böylesine disiplinli ve bağlayıcı kayıtlar içinde edebî ihtişamını muhafaza etme Kur’ân-ı Kerim’e has bir keyfiyettir. Onun için edipler, Lebid ve Hassan İbn Sabit gibi kimselerin şiirlerine baktıkları zaman cahiliye devrine ait olanların daha parlak, İslâm devrine ait olanların daha sönük olduğunu görürler. Zira cahiliye devrinde onlar gayet rahat malzeme kullanma imkânına sahip bulunuyorlardı. Hassan, hiçbir zaman cahiliye devrindeki kadar muhteşem şiir söyleyememişti. Lebid ise buna hiç cesaret edememişti. Vâkıa o, “Allah, bana Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrettikten sonra ben şiir söylemeye haya ederim.” demiştir. Ne var ki ortada bir realite de vardır. Zira eğer şiir yazsaydı katiyen cahiliye devrindeki limite ulaştıramayacaktı. Bu itibarladır ki, cahiliye devri şairleri, bir bakıma ifadelerinde çok rahat olmalarına mukabil Kur’ân-ı Kerim; yalan, doğru, mücâzefe, mübâlağa yollarından sadece doğru yolunu seçmiş ve böylece her şeyi vâkıa mutabakata bağlamıştı. Mü’min artık mübalağa ve mücâzefede bulunamazdı. Bütün bunlarla beraber Kur’ân ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. Şairler de bunu görüyorlardı.
  • 32. Hazreti Allah’a Karşı Ubûdiyetimiz ve O’nun Mabûdiyeti - Bir İ’câz Hecelemesi 20.12.2025 56min
    Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize hâlisâne ubudiyyet tavrını takının ve kulluk edin ta daire-i takvaya ermiş olasınız, ümit edilir ki bu sayede takvayı ihraz etmiş olursunuz. Yani enzâr-ı âlemde, daire-i takvaya girenlerin tavrını takınmış olursunuz. Müslüman olmanız itibarıyla bu önemli bir noktadır. Düşünün ki o lütufkâr ve merhametli Rabbiniz yeri sizin için bir firâş yaptı.. yıldızlarla yaldızlanmış âsumânı bir kubbe kıldı.. semanın bir parçasından, yani kubbe-i âsumânın en altı ve arzınızın üstü, size nispeten yukarıdan peyderpey sağanak sağanak yağmuru indirdi de bu sebeple yerden çeşit çeşit semerâtı çıkarttı. Bu, bütün hâdiselerin önemli bir faslıdır. Bütün bu iç içe lütuflar size rızık olarak verilmiştir. Binaenaleyh âfâkî ve enfüsî, innî ve limmî birçok deliller karşısında siz de Rabbinize eş, ortak ve menend koşmaya kalkmayınız. Aslında siz de bunları biliyorsunuz ve bu kadarı hakkında bir ilme sahipsiniz
  • 31. Allah'ın Kadîr ve Kâdir İsimleri - Bir İ’câz Hecelemesi 19.12.2025 45min
    Esmâ-i hüsnâ içerisinde hem Kadîr hem de Kâdir isimleri mevcuttur. Ne var ki, aralarında bir farkın olduğu da açıktır. Biz, birinin gücünü ifade için “Falan, falan işi yapmaya “kâdir” desek de hiçbir zaman bunu “kadîr” şeklinde ifade etmeyiz. Evet, Kadîr ismi, Cenab-ı Hakk’ın Zât’ına has bir isimdir, başkaları hakkında kullanılamaz. Ama Kâdir ismine mânâ verirken, “Allah dilerse yapar, dilerse yapmaz.” şeklinde ifade ederiz. Bunda da kudret mânâsı söz konusudur ama fiil ve o fiili terk, müsavi bir durum arz etmektedirler.
  • 30. Münafıkların Havas Tabakası - Bir İ’câz Hecelemesi 18.12.2025 1h 2min
    Bu üslup farklılığından da, evvelki temsille anlatılan gürûhun âmi, görgüsüz, bilgisiz, etrafında olup biten şeyleri anlayamayan bir münafık tipi olduğu; ikinci temsilde anlatılanların ise münafıkların –tabir caiz ise– havas tabakası olduğu hissi uyanıyor ki, bunların çevrelerinde olup biten şeylerden haberdar oldukları, gözleri bir parıltı gördüğünde parıltının zuhurunu fırsat bilip yürümeye azm ü ikdamda bulundukları ve ellerine geçen her imkânı değerlendirme fikrine sahip oldukları görülüyor.Bu temsillerde ikinci bir husus da, bunların mürekkeb ya da muferrak bir teşbih sayılmasıdır. Vâkıa bu gibi meselelerde farklı mütalâaların bulunması tabiî gibidir. Zira mürekkeb bir teşbihin eczâsını parçalayıp bir şeye tatbik etmek de mümkündür. Belâgatçılar her ne kadar bu tür teşbihlerin birini muferraka, birini de mürekkebe hamletseler de Kur’ân-ı Kerim’e has bir edebiyat stili çerçevesinde her iki şıkka da kâbil-i tatbik olması itibarıyla bunu böyle kabul etmek daha muvafık görünüyor.
  • 29. Sağırdırlar, Dilsizdirler ve Kördürler - Bir İ’câz Hecelemesi 17.12.2025 16min
    İşte bu vaziyetteki kimselerdir ki, hiçbir zaman ayrıldıkları o ilk noktaya, fıtrat noktasına dönemezler. Vâkıa, ebediyen dönemezler değil. Çünkü âyet “dönemeyecekler” demekte, “ebediyen dönemeyecekler” dememektedir ki bu, her şeye rağmen yine de bir ümidin olduğunu, aslında isteseler dönebileceklerini anlatır. Bu ifadelerle de insan iradesinin önemi vurgulanır ki, kendi iradeleriyle düştükleri gibi –Allah’ın (celle celâluhu) izniyle– yine kendi iradelerini kullanarak bu durumdan kurtulabilecekleri anlaşılır.
  • 28. Hidayeti Dalaletle Değiştiren Grup- Bir İ’câz Hecelemesi 16.12.2025 25min
    Evvela, bir zümrenin nazarında bir ziya, bir ışık ve bir parıltı beliriyor. O belirince onlar az çok etraflarını görüyorlar. İyi veya kötü ünsiyet edecekleri veya vahşet duyacakları farklı manzaralarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu biraz da onların ruh hâletlerine göre belirlenen bir husus oluyor. Ruhları, çevreyi onlara vahşet dolu bir tablo gibi gösteriyorsa, onlar da vahşet dolu bir tablo müşâhede ediyorlar; aksine güzel görüp güzel düşünebiliyorlarsa ünsiyet dolu bir hava, bir bâd-ı nesimle karşı karşıya kalıyor ve o güzelliklerin in’ikasıyla kendilerinden geçiyorlar. Ondan sonra da Allah (celle celâluhu) onların nurlarını alıp götürüyor. Yine onları o karanlık içinde bırakıyor. Karanlık içinde kalınca da mütemadiyen gözlerinin önünde yanıp sönen ışıklar karşısında, bir türlü göz uyumu sağlayamamış kimseler gibi, eşyayı doğru göremez hâle geliyorlar. Sadece o an değil, daha sonra da göremiyorlar. Çünkü bir insan daima karanlıkta dursa az çok gözü alışır karanlığa ve etrafında olup bitenleri seçmeye başlar. Ama ışık sık sık parlar sönerse, göz de uyum sağlayamaz ve sürekli kendini değişik durumlara, değişik pozisyonlara ayarlamaya çalışır ve tabi, hiçbir zaman da buna muvaffak olamaz.
  • 27. Bir Nebze de Kur’ân-ı Kerim’deki Meseller - Bir İ’câz Hecelemesi 15.12.2025 29min
    Kur’ân-ı Kerim, ifadelerinde yeri geldikçe temsil yolunu seçmiştir ki, aslında edipler de çok defa bu yola başvuragelmişlerdir. Belâgatta beyan ilmi, ediplerin daima başvurdukları bir kaynak olmuştur, sık sık onunla susuzluk gidermiş ve bazen de gerekmediği hâlde, lüzumsuz yere onunla fantezilere girmişlerdir. Vâkıa, temsilin insan ruhunda bir heyecan uyardığı açıktır. Ancak ilâhî ve nebevî beyanlar, özellikle de her yönüyle mucize olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, temsil tarikini intihap ederken mübalağasız, mücâzefesiz (ölçüsüzlükten müberra), o yöntemi gerektiği kadarıyla almış ve gerektiği kadarıyla değerlendirmiştir.Kur’ân-ı Kerim’de istimal edilen temsil yoluyla, çok defa akıl almaz gibi görünen muğlak, müphem ve mücerret konuların insanlar tarafından idrâki temin edilmiş olur. Bazen karşımıza öyle makûl (aklın sahasına giren) meseleler çıkar ki haddizatında akıl bunları reddetmez, ancak fikrin karşısında hayal kendi rolünü oynar, aklın karşısında da vehim suver-i şuuriyeyi değerlendirme mevzuunda devreye girer ve havayı bulandırır. İşte aklın böyle makûl meseleleri kavrayıp değerlendirmesi için bazen temsil tarikine başvurulagelmiştir.
  • 26. İnsanın Sermayesi, Hidayettir - Bir İ’câz Hecelemesi 14.12.2025 16min
    Ticaret iki maksattan dolayı yapılır. Bunlardan biri, sermayeyi muhafaza etmek, ikincisi ise kâr elde etmektir ve bunlar, ticaretin temel prensiplerindendir. Âyet-i kerimede ifade edilen, onların ticaretlerinde kazanç elde etmemeleri, hüsranlarını ifade etmektedir. Hidayeti verip, karşılığında dalâleti alarak böyle bir alışveriş yapma, ticaretin bu iki temel kaidesine ters düşmektedir. Nitekim bu şekilde ne sermaye muhafaza edilmiş ne de bir kazanç elde edilmiş olmaktadır. İnsanın sermayesi, hidayettir. Doğan her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğmaktadır. Yani her insan, inanabilme ve hidayete erebilme kabiliyeti ve donanımıyla yaratılmıştır. İşte onlar, bu türden donanmış bulundukları istidat ve kabiliyetleri vermiş ve karşılığında dalâleti satın almışlardır.
  • 25. Hakaretler Savuran Münafıklar, Nasıl Mukabele Gördüler? - Bir İ’câz Hecelemesi 13.12.2025 23min
    Bu ifadenin lazımı olarak sanki Allah, mü’minlere şöyle demektedir: “Siz, münafıkların istihzasından müteessir olmayın; zira onların yapmış oldukları bu istihzaya karşı sizin yapacağınız mukabele ne olursa olsun size karşı yapılan istihzayı karşılamayacaktır. Çünkü onlar, sizinle, dininizden yani Allah’a inanmanızdan dolayı istihza etmektedirler. Öyleyse bu ağır cinayetlerinin cezasını da ancak Allah verebilir.” Aslında mü’minin, hayalinde kurguladığı en büyük ceza dahi bu korkunç cinayeti karşılamayacaktır. Mü’minin kalbini tatmin edecek ceza ancak Allah’ın (celle celâluhu) onlara verdiği/vereceği dünyevî-uhrevî ceza olacaktır.
  • 24. İnsi Şeytanlar Cinnî Şeytanlardan Daha Da Şerirdirler - Bir İ’câz Hecelemesi 12.12.2025 23min
    Nâs Sûresi’nde “vesvâs” ve “hannâs” olarak ifade edilen, her insana musallat olabilen, görünmeyen fakat insanı baştan çıkarmak için devamlı vesvese veren şeytanlar vardır. Bir gün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû Zerr’e: “İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden Allah’a sığındın mı?” dedi. Hazreti Ebû Zer de bu suale, yine bir sual ile karşılık verdi: “İnsanlardan da şeytan var mı?” Allah Resûlü cevabında: “Evet, hem de onlar cinnî şeytanlardan daha da şerirdirler.” buyurdu.Bu hadis-i şerif açıkça hem insanlar hem de cinler arasında şeytanlar bulunduğunu göstermektedir. Hazreti Üstad, “Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.” sözleriyle cin ve ins şeytanları arasındaki duygu ve düşünce benzerliğine işaret eder.
  • 23. Münafıklar Şuursuz, Akılsız ve İlimsizdirler - Bir İ’câz Hecelemesi 10.12.2025 21min
    Münafıklar ve bir kısım Ehl-i Kitap –insaflı olanlar müstesna– bu kategori içinde mütalâa edilegelmişlerdir. O gün ortada yeni bir mesaj ve bu dinin temsilcisi etrafında toplanmış, önceleri az ama zaman geçtikçe çığ gibi gelişen, büyüyen aydınlık bir kitle vardı. Onlar bunu hiç anlayamıyor ve sindiremiyorlardı. Gerçi azıcık basiretleri olsaydı ve kendi vicdanlarına, vicdanî müktesebatlarına dönüp baksalardı daha farklı davranacaklardı ve hem Tevrat’ın hem de İncil’in bir Nebiy-yi Ümmî’den haber verdiğini göreceklerdi. Esasen onlar, böyle bir peygamberin kendi çevrelerinde zuhur edeceğini çok iyi biliyorlardı. Nitekim Hazreti Mesih’ten sonra o devre kadar Resûl-i Ekrem gibi şânı yüce, fezâil ve meârif âbidesi bir zatın zuhur ettiğine de hiç şahit olmamışlardı. Eğer onlar birazcık olsun vicdan ve iz’an sahibi olsalardı Resûl-i Ekrem’in o işaret edilen peygamber olduğunu hemen anlayacaklardı. Ne var ki, bu kadarcık olsun dönüp vicdanlarına bakmıyorlardı. Onun için de bir türlü tereddütten kurtulamıyorlardı. Aslında, ahir zamanda gelecek Nebi’nin ahiret hakkında tafsilat vereceğini kitaplarında da görüyorlardı ama içlerindeki kin ve haset böyle bir şeyi kabule fırsat vermiyordu. Bundan anlaşılan şu idi ki, bunlar, esasen yanıltmayan bir şuura, bir akla ve bir ilme sahip değillerdi, bundan dolayı da gözlerinin önünde olup biten bu gerçekleri göremiyorlardı.
  • 22. Beşerin Şeytanı Sayılan Münafıklar - Bir İ’câz Hecelemesi 09.12.2025 21min
    Aslında onların –bir şaşkının da ifade ettiği gibi– kendilerince bir inançları vardı. Ne var ki, Allah’ın dini yanında kendine göre inanmanın çerçevesinin ne olduğu da belli değildi. Belki, nebilerin sesinin soluğunun ulaşamadığı devirlerde insanların kendilerine göre bir inanç sistemi oluşturmaları imkân dâhilindeydi; ancak Peygamber vahyini duyduktan sonra artık “kendine göre bir iman” olmazdı. Abdülaziz Mecdi Efendi’nin hayatıyla alâkalı bir eserde okumuştum. Zannediyorum, Feylosof Rıza Tevfik, Tevfik Fikret’i müdafaa sadedinde, bir mecliste şunları söyler: “Tevfik Fikret tamamen mutekit idi, dindar idi, fakat dini herkesten başka bir surette anlardı.” Bunun üzerine Merhum Babanzade gayet latif bir ifadeyle şu mukabelede bulunur: “Filozofçuğum! Fikret büyük bir şairdir, deyiniz. Şiiri lâyık-ı takdirdir, deyiniz. Peki, deriz. Numune-i fazilet idi, deyiniz. Birçok kuyud-u ihtiraziye ile ona da, peki, deriz. Fakat, mü’min idi, Müslüman idi demeyeniz. Çünkü sizi herkesten evvel kendisi tekzip eder.”
  • 21. Fitne ve Fesat Öldürücü Bir Zehirdir - Bir İ’câz Hecelemesi 08.12.2025 30min
    Fitne ve fesat, hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kâtil (öldürücü zehir) hükmünde olduğundan, onun bertaraf edilmesi çok önemlidir. Her şeyden evvel bir toplumda fitne ü fesat ve herc ü merc devam ettiği sürece ne şahsî ne ailevî ne de içtimaî huzurdan, sükûndan söz edilemez. Öyleyse ilk önce bu fitne ü fesadın izalesine çalışmak lazımdır ki, bu da her toplumda, söz ve hareketleriyle fesat çıkaranlara karşı “Zinhar fesat çıkarmayın ve toplumu birbirine düşürmeyin.” diyecek bir ıslahçılar grubunun bulunmasını gerektirmektedir. Gerçi, buna karşılık onlar da her devrin fesatçıları gibi hareket edecek, hiçbir müfsit “Ben müfsidim.” demez prensibiyle “Biz ifsatçı değiliz.” diyeceklerdir. Bu gerçeğe binaen hiç kimse kendini fesatçı görmeyeceğinden, mü’minlerin onlarla muamelelerinde bu hususu da nazara almalarında yarar var.
  • 20. Her Yönüyle Yalan Kesilme Hastalığı - Bir İ’câz Hecelemesi 07.12.2025 34min
    Yalan, öyle bir hastalıktır ki, insan onun en küçüğünü bilerek-bilmeyerek bir kere kullanıverdi mi gerisi gelmeye başlar. Mesela, siyasî plânda bir kişi –halk diliyle söyleyecek olursak– kendi dümenini çevirmek suretiyle halkı aldatmayı, toplulukları kandırmayı plânlar ve bunu dirayet, kiyaset ve akıllılık sayarsa, yalan deryasına yelken açmış olur; ihtimal bir daha da geriye dönemez. İktisadî plânda halkı sömürmeyi, istismar etmeyi, halkın parasını elinden almayı akıllılık sayar veya fesadını salâh göstermeyi beceri gibi görürse bir daha da doğruluğa yönelemez. Ne var ki onun çevirdiği bu dümenler, hileler, dalavereler, yavaş yavaş halk tabakaları arasında bilinmeye başlar da, ukbâsını yitirdiği gibi dünyasını da kaybeder ve kendi kurduğu düzenin mağduru hâline gelir.
  • 19. Şuurun Şuuru Vicdandır - Bir İ’câz Hecelemesi 05.12.2025 35min
    Şöyle ki, insan her an, gözü ile bir şey görür, kulağıyla bir şey duyar.. ve dış ihsaslarıyla algıladığı şeyler de olur; bunların hepsi zâhirîdir. Kalbin hissi ise daha ziyade bir hiss-i bâtındır. Hariçten gelen şeylerden müteessir olsa da, çok defa daha ziyade nereden geldiğini, nasıl olduğunu bilemediği ledünnî bir tesirin var olduğunu duyar. Bazen bu tür sübjektif duyuşlar sekr, istiğrak, kalak ve heyman hâllerinde ortaya çıkar. Bazen de bizim bu dış duyularımıza (havâss-ı hamsemize) gelip ilişen resimler (eşbah) olur ki yukarıda da işaret edildiği gibi teker teker bunların her birerlerini diğerleriyle münasebetlerinden kopuk ve ayrı ayrı olarak ele almaya şuur denmektedir. Bu türlü kopuk kopuk idrâkin de hâfızaya intikali söz konusudur ama bunlar kopuk kopuk birer idrâktirler. Meselenin içine akılla, tefekkürle girilmediği zaman işte bu parça parça şuurlar projeksiyondaki bir resme im’an-ı nazar etme gibi, onun dışına çıkmayan idrâkler olarak kalırlar. Esasen şuur böyle bir şeye hasr-ı nazar edip kalmaz da; nazarını ondan alır, öbürüne bakar. Fakat bu iki şey arasında münasebeti kuran, bir üçüncü hükme varan –ki esas hüküm de odur, o şuur değil– akıl veya ilimdir.
  • 18. Mümin ve Kafir Arasındaki İnsan Grubu - Bir İ’câz Hecelemesi 04.12.2025 26min
    Kur’ân-ı Kerim açıktan açığa mütecaviz ve saldırgan kâfirlere karşı cihad etmeyi ve Müslümanlara karşı savaşanları öldürmeyi emrettiği hâlde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), münafıkların kâfirlerden daha tehlikeli bulunmalarına, onlar hakkında pek çok âyet nâzil olmasına, hatta kendisi de bizzat onları tanımasına rağmen onlara karşı umumi olarak öldürme işine asla teşebbüste bulunmamıştır. Nitekim Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh), hususiyle münafıkların elebaşı olan Abdullah İbn Übey İbn Selûl’ün öldürülmesine ve emsali hakkında bir kısım kararlar isdar edilmesine dair taleplerine cevap olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahih hadiste şöyle buyururlar: “‘Muhammed, ashabını öldürtüyor.’ dedirtmek istemem.” Diğer bir husus da, münafıklar dış görünüşleri itibarıyla Müslüman olduklarından diğer Arap kabilelerini, onların Müslüman olmayıp kâfir olduklarına ikna etmek mümkün değildir. Binaenaleyh İslâm’ın bir esası olan “zâhire göre hükmetme” prensibiyle hareket edilerek, münafıkların içleri dışlarını yalanladığı hâlde zâhirî olarak Müslüman göründüklerinden onlara ilişilmemiştir.
  • 17. Bakara Suresi 6. ve 7. Ayetlerinin Dilsel İncelikleri - Bir İ’câz Hecelemesi 03.12.2025 20min
    Üstad Bediüzzaman, bu hususla alâkalı da şunları söyler: “Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehâlif, yolları mütebâyin, delilleri mütefâvit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.”256 Yani vahyi işittiren Allah (celle celâluhu) tek, O’ndan işitip cemaate işittiren peygamber de tek olduğu gibi, onu işiten, dinleyen fertler, hakiki fert olma liyakatini kesb eder ve herkes teker teker kendine göre işitir. Aynı zamanda burada irşadda insanların teker teker ele alınması gerektiğine de bir telmih var gibidir. Kalb ve gözlerin durumuna gelince, bunlar telakkiler adedince değişebilir. Kalbin serâdan süreyyâya (yerden göğe) kadar delillere mahall-i vürûd olması, basarın serâdan süreyyâya delilleri müşâhede ve değerlendirme yöntemleri yine nâmütenahidir. Allahu a’lem, bunun için âyet-i kerimede kalb ile basar cemi’, sem’ ise müfred olarak gelmiştir.
  • 16. Her İnanmayanın Kalbi Mühürlenmez - Bir İ’câz Hecelemesi 02.12.2025 43min
    Burada izaha muhtaç olan hususlardan biri de şudur: Âyet-i kerimede iman etmeyecekleri belli olmuş, kalbleri, kulakları mühürlenmiş ve gözlerine perde inmiş kimseler için yine de teklifte bulunulması teklif-i mâlâ yutâk gibi zannedilebilir.Bu, onların fıtrat-ı selimelerine yapılan bir hitaptır.Zira her insan, yaratılırken hanif fıtrat üzerine yaratılmıştır. Dolayısıyla küfre, dalâlete düşmemiş olan o selim fıtratlarıyla âfâkî ve enfüsî delilleri tetkik ederek Allah’a inanabilecekleri nazar-ı itibara alınarak onlara teklifte bulunulmuştur ki, bu zaviyeden bakınca “teklif-i mâlâ yutâk”ın söz konusu olmadığı açıktır.

Priljubljen v

Ta podkast je tudi v lestvicah podkastov teh držav.