Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi
Paese Turchia
Lingua TR
Episodi 2442
Ultimo 15.09.2026

Mevlana Takvimi, her gün yayınlanan takvim yazılarıyla dinleyicilere günlük içerik sunan bir podcasttir. Program, Mevlana Takvimi tarafından hazırlanmakta olup, takvim bilgilerini ve ilgili konuları ele almaktadır.

Episodi

  • GÜNAHI TERK ETMENİN GİZLİ LÜTÜFLARI-15 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 15.09.2026 2min
    Günahı terk etmenin bereketleri şunlardır: Göğsün genişlemesi; hüzün ve kederin azalması; yüzünde bir tatlılık ve nur oluşması; duasının çabuk kabul olması; insanın vakarını koruması; ibadetin tatlılığını tatması; imanın lezzetini hissetmesi; şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi; toplum içindeki itibarını koruması; dünya ve ahiret işlerinin düzeni için gerekli olan malını koruması; insanların sevgisini kazanması; geçim işlerinin düzgün gitmesi; bedenin rahat etmesi; kalbin sevinç duyması; Ruhun huzur bulması; gönlün nimetlenmesi; günahkâr ve bozgunculardan gelecek korkulardan emin olması; zilleti yüklenmekten uzak duran bir izzete sahip olması; günahın kararttığı kalp nurunun sönmemesi; günahkârların daraldığı yerlerde bir çıkış yolu bulması; ummadığı yerlerden rızık elde etmesi; fâsıkların zorlandığı şeylerin ona kolay gelmesi; ibadetlerin kolaylaşması; ilmin kolay elde edilmesi; insanlar arasında güzel bir övgüye mazhar olması; onların duasına nail olması; insanların gönlünde bir heybetinin olması; haksızlığa uğradığında onların onu savunması; gıyabında kendisini savunmaları; Allah ile arasındaki yabancılığın ortadan kalkması; meleklerin ona yakın olması; insan ve cin şeytanlarının ondan uzak durması; insanların hizmetine talip olması; onunla dost olmak için yarışmaları; ölümden korkmaması, bilakis Rabbine kavuşacağı için sevinmesi; dünyanın gözünde küçülmesi, ahiretin büyümesi; büyük mükâfat ve ebedî kurtuluşa kavuşma arzusunun artması; Arş taşıyan meleklerin ve çevresindekilerin onun için dua etmesi; amellerini yazan meleklerin onunla sevinmesi ve ona dua etmeleri; aklının, anlayışının, imanının ve marifetinin artması; Allah’ın onu sevmesi; yüzünü ona dönmesi; onun tevbesiyle sevinmesi. (Şe’ûmü’l-Maʿsiyah)
  • SANDALYEDE NAMAZ KILMAK CÂİZ Mİ?-14 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 14.09.2026 2min
    Namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, Tahiyyatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yaparak namazlarını kılarlar. Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğilerek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kılamayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) namazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar. Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uzatılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak, mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece namazını îmâ ile kılar. Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta namaz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk yok muydu veya bilinmiyordu da onun için mi fıkıh kitaplarımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok? Hayır! Vardı ve Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri sandalye de koltuk da biliniyordu. Kur’an’da, Bakara Sûresi’nin 255. Âyeti, Âyetül Kürsî’dir. Kürsî; sandalye - koltuk demektir. Öbür taraftan Yasin Sûresi 56. Âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır” buyuruluyor. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri koltuk da sandalye de bilindiği halde, fıkıh kitaplarımızda sandalye veya koltukta namaz kılınacağına dair bir tarif ve kayıt bulunmuyor. Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu / yaşadığı bu tekerlekli sandalyede kılacaktır. (Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam, s. 294)
  • ALLÂH (C.C.) MİSAFİRLERİ-13 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 13.09.2026 2min
    "Mü’minin kalesi üçtür: Mescit, Allâh’ın zikri, Kur’ân okumak. Bir kimse, sayılan üç şeyden birine sığınırsa şeytanın kötülüğünden kurtulmuş olur." Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: "Camiler, yeryüzünde Allâh’ın evleridir. Orada namaz kılanlar Allâh’ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilene, yâni ev sahibine, ziyaretçisine ikram etmek düşer". Fakih anlatıyor: "Mescitlere hürmet, on beş şekilde yapılır. Şöyle ki: 1. Eğer cemaat oturuyorsa içeriye girilince selâm verilir. Mescitte kimse yoksa veya namaza durmuşlarsa, şöyle söyler: "Esselâmü aleynâ min Râbbina ve alâ İbâdillâhis-sâlihîn." (Râbbimizden bize ve Allâh’ın sâlih kullarına selâm olsun.) 2. Oturmadan önce iki rekat namaz kılmalı. Bu konuda, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Her şeyin bir selâmı vardır. Mescidin selâmı da iki rekât namazdır." 3. Mescidin içinde bir şey alıp satmamalı. 4. Mescidin içinde kılıç çıkarmamalı. 5. Kaybettiği bir şeyini bulmak için bağırmamalı. 6. Allâhü Teâlâ’nın zikri dışında bir şey için sesini yükseltmemeli. 7. Boş söz söylememeli. 8. İleri saflara geçmek için cemaatin omuzlarına basmamalı. 9. Orada, oturmak için hiç kimse ile çekişmemeli.10-Safa girmek için hiç kimseyi sıkıştırmamalı.11. Namaz kılanın önünden geçmemeli. 12. Mescide tükürmemeli. 13. Parmaklarını çıtlatmamalı 14. Orada Allâhü Teâlâ’yı çok anmalı ve O’nu hiç unutmamalıdır. 15. Mescidi pislikten, delilerden ve çocuklara oyun yeri olmaktan korumalıdır. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mescit içerisindeki konuşmaları, dünya işleri için olacaktır. Allâh ile bir işleri yoktur, onlarla oturmayınız." (Ebu’l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü’l- Gafilin s.351-352)
  • SEVGİ DE ÖFKE DE ALLAH İÇİN-12 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 12.09.2026 2min
    Bu mektûb Şeyh Muhammed Ma’sûm “kuddise sirruh” Serhendî Hazretleri tarafından, Mirzâ Ubeydüllah beğe yazılmışdır. Bazıları zan eder ki, tasavvuf, kendi hâline bakıp, başkasına karışmamak, kimseye ilişmemekdir. Bu, doğru değildir ve dinde yara açmağa sebeb olur. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.)’a bağlanan büyüklerin yolu, sünnet-i seniyyeye ittiba ve bid’atlerden kaçmak olduğu kitâblarında yazılıdır. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker ve buğd-ı fillâh ve cihâd-ı fî sebîlillâh, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden, belki islâmiyyetin vâciblerinden ve farzlarındandır. O hâlde, emr-i ma’rûfu terk etmek, bu büyüklerin yolunu terk etmek olur. Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî buyurdu: Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasîhat et ve tehlikeyi bildir! Fudayl bin Iyâd Hazretleri buyurdu: Bid’at söyleyenleri ve yapanları sevenlerin ibâdetlerini, Allahü teâlâ kabûl etmez ve kalblerinden îmânlarını çıkarır. Bid’at sâhibini sevmeyenin ibâdeti az olsa da, Allahü Teâlânın bunu afv buyurmasını ümmîd ederim. Yolda bid’at sâhibine karşı gelirsen, yolunu değiştir! Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri buyurdu ki: Bir kimse, bir bid’at meydâna çıkarsa veyâ bir bid’ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, onun üzerine olsun. Peygambere (s.a.v.) tâbi’ olan, insanları da’vet etmekde ve emr-i ma’rûf, nehy-i münker etmekde de tâbi’ olur. Bunları yapmayan, Ona hakikaten tâbi’ olmuş değildir. Allahü teâlâ, Mûsâ (a.s.)’a sual etti: Benim için ne işledin? Cenâb-ı Hak buyurdu: Yâ Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık etdin mi? Muhabbet, sevgilinin dostlarını sevmeği, düşmanlarına düşmanlık etmeği îcâb eder. (Şeyh Muhammed Ma’sûm Serhendî, Mektûbât, c.4, Mektup 29)
  • ZİYNETLERİN ZEKAT-11 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 11.09.2026 2min
    Soru: Yedi bileziği bulunan, ama evleri eşyaları olmayan ve bir maaşla kıt kanaat geçinen bir kadının zekât vermesi gerekir mi? Cevap: Altınların toplam ağırlığı yaklaşık 85 gr. kadar ya da daha fazla ise, borcu yoksa, kıt kanaat yaşamalarına rağmen, altınları bozdurmayıp onları, tam bir yıl (365 gün) elinde bulundurmuşsa, başka bir şeyi olmasa dahi zekâtlarını vermesi gerekir. Hanefîlerin görüşü budur. Soru: Altın ve gümüş gibi zamanla değeri yükselip alçalan kıymetlere zekât lazım geldiğini biliyoruz. Ama inci, yâkut, zebercet gibi değeri daima sâbit olan mücevherata zekât lazım gelir mi? Cevap: Bu gibi mücevher ve taşlar alınıp satılarak ticaret malı olmakta iseler kıymetlerinden zekât lazım gelir. Ama evde ziynet ve hâtıra olarak bekliyorsa zekât lâzım gelmez. Soru: Bir evde birkaç hanım bulunmaktadır ve bunların da az veya çok altınları zînet olarak takındıkları görülmektedir. Bunların hesaplanması ve zekâtlarının verilmesinde nasıl hareket etmek gerekir? Cevap: Ev içindeki hanımların altınları tamamen kendilerinin malıdır. Bunların ayrı ayrı tartılıp hesaplanması gerekir. Hepsininkini birden teraziye koyup tartmak yanlıştır. Ev sâhibinin hanımına ait olan ayrı tartılacak, evdeki gelininki ayrı tartılacak ve kızın altını ayrı tartılacaktır. Bunların hangisi 80.18 gramı buluyorsa ona zekât verilecektir. Bu zekâtın verilmesi, altının sâhibi bulunan hanım tarafından ödenecektir. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 197-198)
  • HZ. EBUBEKİR (R.A.) CENNETTEKİ DERECESİ -10 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 10.09.2026 2min
    Abdullah İbni Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bir kimse vardır ki, cennete girdiği zaman, saraylarda, köşklerde ve evlerin odalarında bulunanların hepsi ona selâm verip hoşgeldin, derler”. Hz. Ebûbekir (r.a.): "Yâ Resûlullâh (s.a.v.), biz o kimseyi, o saray ve köşklerde görebilir miyiz?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Evet, o kimse sensin ey Ebû Bekir”, buyurdular. Abdullah İbni Abbas (r.a.)’dan rivâyet olunan diğer bir hadis-i şerifte: "Biz Peygamber (s.a.v.)’in yanında bulunuyorduk. Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın ismi Peygamber (s.a.v.) huzurunda anıldı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), “Ebûbekir’e (r.a.) kim benzeyebilir? İnsanlar beni yalanladı; o, tasdik edip bana iman etti. Herkes benden kaçarken o, kızını bana nikâhladı. Bütün malını benim yoluma feda etti. Sıkıntılı saat ve günlerde yanımda mücadele etti. O, kıyâmet günü, eğeri yeşil zebercedden, yuları inciden olan cennet develerinden bir deveye binmiş olur. Sündüs ve istibraktan iki yeşil elbise giymiş olduğu hâlde benimle konuşur. Ben de onunla konuşurum. Kıyâmet ehli, “Bunlar kimlerdir?” diye sorarlar. Kendilerine, bunlar “Allâhü Teâlâ’nın Resûlü (s.a.v.) ve Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’dır” diye cevap verirler”, buyurdu." Ashab-ı güzinden (r.a.e.) birisi: "Cenâb-ı Allâh’ın en büyük rızâsı nedir, yâ Resûlullâh (s.a.v.)?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Cenâb-ı Allâh âhirette Cennette umumi olarak bütün kullarına, hususi olarak da Ebûbekir (r.a.)’a tecelli eder. Allâhü Teâlâ’nın en büyük rızâsı işte budur” buyurdular. (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.71)
  • 1915: UNUTULAN GERÇEKLER-09 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 09.09.2026 2min
    Sarıkamış felâketi, Enver Paşa’nın şahsî eseridir; doksan bin asker bir hiç uğruna kurşunla değil, donarak öldü. Üçüncü Ordu kuvve olarak ortadan kalktı; Doğu Anadolu Ruslar’ın ve Ermeniler’in baskısı altında kaldı. 1951’de General Hüseyin Hüsnü Erkilet, 1915’in ilk günlerinde Haydarpaşa’ya gelen Enver’i karşılayışlarını anlatır: Kurmayların gözleri yaşlıydı; Enver’in bıyıkları dimdikti, yüzünde hüzün çizgisi yoktu, zafer kazanmış bir başkumandan kadar rahattı. Selâmımızı aldı; otomobillere binip Beyazıt’ta Harbiye Nezareti’ne geçtik, herkes şaşkındı. Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’nde imtiyaz gören, zenginleşen, devlet işlerinde yükselen Ermeniler nasıl oldu da sürgün cezasına uğradı? Cevap, Ruslar’ca silahlandırılan Taşnak ve Hınçak çetelerinin cephelerimize ve köylerimize yaptıkları katliamlardır. On binlerce Türk, Kürt ve Müslüman öldürüldü; Anadolu’nun pek çok yerinde can ve mal emniyeti kalmadı. Genç erkeklerimiz on cephedeydi; imparatorluk Cihan Harbi’ne dokuz orduyla girmiş, Talat, Enver, Cemal’in maceracı kararları ağır faturalar doğurmuştu. Bütün bunların ortasında çıkarılan tehcir, “sebeb-i meçhul” bir zulmün değil, cephe gerisini emniyete alma refleksinin neticesiydi; fakat uygulamada büyük acılar yaşandı. Yılmaz Öztuna’nın ifadesiyle: “Gerek Ermeni ölümleri, gerekse çok daha fazla olan Müslüman ölümleri, Talat, Enver, Cemal’in maceraperestliğinin ve yanlış kararlarının neticesidir.” Netice şu: Sarıkamış’tan tehcire uzanan bu kara hatıralar, ne inkârla ne de tek taraflı dille anlaşılır; hakikati, şehitlerin ve masumların hakkını teslim ederek konuşmak gerekir. Bugün anmalarda sebepleri söylemekten kaçınmak, tarihe hürmetsizliktir. (Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 28 Nisan 2011 Köşe Yazısı)
  • SULTAN ABDÜLHAMİD VE KUDÜS-08 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 08.09.2026 2min
    Osmanlı, siyonistler Filistin’i ele geçirmek isteyince karşılarına adeta Everest Dağı gibi dikildi. Devletin dış borçlarını kapatma karşılığında Filistin’den toprak talep eden siyonist lider Theodor Herzl’ın karşısına II. Abdülhamid Han heybetle dikildi ve şöyle dedi: “Ülkemin bir çakıl taşını bile satamam. Bu devlet onu kanı pahasına aldı, kanı pahasına yaşattı. Birilerinin gasp etmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. Hiçbir parçasını veremem. Ne için olursa olsun, biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz.” II. Abdülhamid Hân, İslam Dünyasının selameti, kalıcı barış ve istikrar adına buranın Osmanlı’da ve Müslümanlarda kalması gerektiğini savunuyordu: “Hıristiyan hacıların Kudüs’ü ziyaret etmelerine her zaman müsaade etmedik mi? Hazret-i Davut (a.s.)’ın memleketindeki Hazret-i Ömer (r.a.) Camii pek mübarek saydığımız bir ibadethanedir. Etrafı Müslümanlarla çevrili olan bu şehri neden Hıristiyanlara terk edelim? Mukaddes toprakların sahibi olmak hakkı her zaman bizim olmuştur ve böyle kalacaktır.” Sultan Abdülhamid, Yahudilerin Filistin’e girmesini 1882’den itibaren yasakladı. İktidarı boyunca Siyonistlere göz açtırmadı. İşte bu noktada Siyonistler öncelikle Sultan Abdülhamid’i devirmeyi, sonra da Osmanlı’yı yıkmayı planlamaya koyuldular. Siyonistler I. Dünya Savaşı’nda Kudüs ve Filistin’i Osmanlı’dan almak için İngilizlerle işbirliğine giriştiler. İngilizlerin 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü işgal etmesinde aktif görev üstlendiler. İngilizler savaş sonrasında Filistin’de manda idaresi kurdular. Osmanlı’nın bıraktığı boşluğu sonuna kadar değerlendiren Siyonistler, İngilizlerin desteğiyle Filistin’de bir Yahudi Devleti kurabilmek için kolları sıvadılar. Ne kadar fazla Filistinli katledilirse kâr düşüncesiyle hareket ederek şu parolayı benimsediler: “Vatansız bir halk için halksız bir vatan!” (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Ocak 2018, 493. Sayı)
  • KAMU MALINA EL UZATANIN SONU HÜSRANDIR-07 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 07.09.2026 2min
    Kamu hakkı dokunulmazdır. Hayber’in fethinde şehitlerden birinin durumu sorulunca Resûlullah (s.a.s.) “Hayır! Onu ganimetten aşırdığı bir hırka ile cehennemde gördüm” buyurdu. Bu uyarı, kamu malına el uzatmanın Allah katındaki ağırlığını gösterir. Kur’ân, kamu malına ihaneti “gull” diye adlandırır ve “Kim emanete ihanet ederse, kıyamet günü hıyaneti boynuna asılı olarak gelir” (Âl-i İmrân, 161) âyetiyle korkutur. Kamu malı milletin ortak emanetidir; ona hıyanet hem kul hakkına, hem de Hakk’a karşı saygısızlıktır. Elektrik ve suyu kaçak kullanmak, sosyal yardımı sahte beyanla almak, devlet desteğini amacı dışında harcamak, fiyatları sun’î biçimde yükseltmek, karaborsa ve stokçuluk yapmak zulümdür. Bir memur, yaptığı işin karşılığı dışında hediye ve bahşiş kabul edemez; “Bir kimseyi bir işe memur eder ve ona ücretini verirse, aldığı fazlalık hıyanettir” meâlindeki uyarı bu gerçeği bildirir. Rüşvet vermek ve almak ise, Resûlullah’ın lanetlediği açık bir haramdır. “Hiç kimse haksız yere bir karış toprağı dahi gasbetmesin; kıyamet günü yedi kat yer onun boynuna dolanır” tehdidi, sınır ihlâlinin bile vebalini haber verir. Müslüman, emanet bilinciyle hareket eder; vergi kaçırmaz, makamını menfaatine çevirmez, başkasının malına haksız yere el uzatmaz. Kamu hakkını gözetmek adalettir; adalet ise imanımızın ahlâka dönüşmüş hâlidir. Elektrik, su, doğalgazı kaçak kullanmak; ücretsiz kartları suistimal etmek; kamu aracını özel işte kullanmak; engelli raporunu hileyle almak; belediye yardımlarını yalan beyanla toplamak; usulsüz ihale kovalamak da günahtır. Emanete riayet eden toplum dirilir; ihanet eden toplum çöker. Vergi kaçırmak, fahiş fiyat ve stokçuluk ise ayrı bir zulümdür. (27 Haziran 2025 Tarihli Cuma Hutbesi)
  • YAVUZ SULTAN SELÎM’İN ŞAH İSMAİL’E TATTIRDIĞI ZİLLET -06 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 06.09.2026 2min
    Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz Sultan Selîm, 20 Nisan 1514’te Üsküdar’a geçerek orduyu hümâyun ile İran Seferi’ne çıktı. Şah İsmail meydana çıkmayınca, Sâfevî topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Han’a karşı ülkesini müdâfaa etmemesi üzerine ikinci bir nâme gönderildi. Bu nâmede; Osmanlı ordusunun muhârebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı için Şah İsmail’e miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı Ordusu’nun aylardır yolda bulunması, sefer güzergâhını Sâfevîler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmâil’in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Sultan Selim Han sefer bozguncularına, meselenin gâyet hassas olduğu bu safhasında aldığı kesin ve kararlı tedbirle mâni oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde askere verdiği nutuk, harp psikolojisinin şah eserlerindendir. Bu nutukla; hedefe daha varılmadığını, seferden aslâ dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hâtunlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azâmetini göstererek, gür sesiyle söyledi. Sultan Selim Han’ın nutku asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu tâkip etti. Osmanlı ordusu ile Sâfevî ordusu, Çaldıran Ovası’nda muhârebeye tutuştu. Çaldıran Ovası’nda yapılan meydan muhârebesi, Osmanlı zaferiyle neticelendi. Şah İsmâil-i Sâfevî tahtını, tacını ve hanımını muhârebe meydanında bırakarak, kaçtı. Sâfevî başşehri Tebriz’e kadar ilerlendi. Sultan Selim Han, Tebriz’e girip, şehirde kaldı. Tebriz’de Cumâ selâmlığı yapıp, hutbeyi aslına uygun olarak -dört halîfeyi zikrettirerek- adına okuttu. (Tâcü’t-Tevârih, c.2 s.397, Hammer, c.4 s.101)
  • NÜZUL-U İSA HAKTIR-05 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 05.09.2026 2min
    Hz. İsa’nın (a.s.) ahir zamanda yeryüzüne ineceği, hem Kur’an-ı Kerim ve hem de sahih ve mütevatir sünnetle sabittir. Bu olay aynı zamanda kıyametin en büyük alametlerinden birisidir. Bunun için Ehl-i Sünnet âlimleri, İsa’nın (a.s.) ahir zamanda ineceğini kitaplarında açıkça yazmışlardır. Hadis-i Şeriflerde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allâh’a yemin ederim ki Meryem oğlu İsa’nın adaletli bir hâkim olarak inmesi yakındır.”(Buhari, Enbiya, 49) “Nefsim elinde olan Zât-ı Zulcelâle yemin ederim! Meryem oğlu İsa’nın, aranıza adaletli bir hâkim olarak ineceği, haçı kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olacaktır.” (Müslim, 155) “Meryem oğlu aranıza indiği hâlde, sizden birinin size imamlık yapacağı zaman nasıl olursunuz acaba?” (Buhari, Fethu’l Bârî, 6/490-491) “Ümmetimden bir taife hak üzerine savaşırlar ve kıyamet gününe dek muzaffer kalırlar. Meryem oğlu İsa indiğinde o taifenin amiri ona, ‘Bize namaz kıldır.’ der. O ise şöyle der: ‘Hayır, birbirinizin birbirinize karşı amir olması, Allâh’ın bu ümmete bir ikramıdır.” (Müslim, Şerhu’n Nevevi, 2/193-194) Ayrıca itikada dair yazılan ilk eser olan Fıkh-ı Ekber’de İmam Azam (rh.a) Hazretleri; “Kıyamet alametlerinden Nüzul-u İsa haktır” diye yazmıştır. İmam Maturidi de, Hz. İsa’nın kıyamet kopmadan önce yeryüzüne ineceğini ve kendisine tabi olanlarla birlikte kâfirlerle savaşacağını söylemektedir. (el-İbane, Trc, 99) (Muhtelif Eserlerden Derleme)
  • CENAZE NAMAZININ HÜKMÜ NEDİR?-04 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 04.09.2026 2min
    Cenaze namazı ittifakla farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Cenaze namazının meşru olduğuna dair kat’i icma vardır. Buna göre onu inkâr eden kâfir olacaktır. Zira icmâ’ı inkâr etmiştir. Defni, yıkanması ve teçhizi de farz-ı kifâyedir. Bazı kitaplarda vacibtir dense de bundan maksat farz-ı kifâyedir. Cenaze namazının sünnet olduğunu söyleyenlerin sözünü, sünnetle sabittir şeklinde tevil etmek mümkündür. Vasile b. Eska (r.a.)’den Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her ölen üzerine namaz kılınız ve her emirle berâber cihad ediniz." (İbn-i Mace) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Ashâbı (r.a.e.) bu namaza devam etmişlerdir. O dönemden bu güne kadar da ümmet her ölen müslümanın cenaze namazını kılmıştır. Bu da cenaze namazının farz olduğuna delildir. Şu kadar var ki, ölen bir Müslümanın cenaze namazını her müslümanın kılması mümkün değildir. Bu itibarla cenaze namatzı farz-ı kifâyedir. Müslümanlardan bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Doğduktan sonra ölen her müslümanın cenaze namazı kılınır. Ölenin küçük, büyük, erkek, kadın, hür veya köle olması fark etmez. Ancak İslâm devletine başkaldırıp silahlı mücadeleye girenler, yol kesenler ve bunların konumunda sayılan kimselerin cenaze namazları kılınmaz. Ölü olarak doğanın cenaze namazı kılınmaz. Bir çocuk doğum esnasında ölürse bakılır. Bedeninin çoğu dışarı çıktıktan sonra ölmüşse namazı kılınır. Azı çıktıktan sonra ölürse kılınmaz. Yarısı çıktıktan sonra ölürse, bedenin yarısının var olması durumunda cenaze namazı kılınır hükmüne kıyâsla bu çocuğun da cenaze namazı kılınır. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.156-158)
  • KİMSEYİ HOR GÖRMEMELİ-03 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 03.09.2026 2min
    Îsâ (a.s.) zamanında biri vardı. Cimri olduğu için kendisine "Mel’un" diyorlardı. Günün birinde ona askere gidecek biri geldi, şöyle dedi: Ey Mel’un, bana silâha benzer bir şeyler ver onunla savaşayım. Sen de ateşten kurtulursun. Mel’un bu sözlere karşı yüzünü çevirip gitti, bir şey vermedi. Askere gidecek adam dönüp giderken Mel’un pişman oldu, onu geri çağırdı. Kılıcını ona verdi. Savaşçı, kılıcı ile giderken, yetmiş yıllık bir âbitle İsâ (a.s.) onu karşıladı. İsâ (a.s.) sordu:’ Nereden aldın bu kılıcı? Bunu bana Mel’un verdi, deyince îsâ (a.s.) sevindi. Onun verdiği bu sadaka kendisini ferahlattı. Mel’un kapısının önünde oturuyordu ki, İsâ (a.s.) ile o âbit oradan geçti.Mel’un içinden şöyle dedi: Kalkıp, îsâ’nın ve âbidin yüzlerine bakayım. Yüzlerine bakarken âbit şöyle dedi Bu mel’unun cimrilik ateşi beni sarmadan çabuk gideyim, ondan kaçayım. O sırada Allâhü Teâlâ, İsâ (a.s.)’ya şöyle vahyetti: "Şu günâhkâr kuluma söyle! Kılıç sadakası için onu affettim, sana hürmet ve sevgi gösterdiği için de bağışladım." Hz. İsâ (a.s.), âbide, dedi ki: O, senin cennette arkadaşındır. Âbit buna karşılık şöyle dedi: Vallâhi, onunla olacağım cenneti istemem. Onun gibi bir arkadaş da İstemiyorum. Bunun üzerine İsâ (a.s.)’a şu vahiy geldi: O, benim hükmüme razı olmadı. Kulumu da hor gördü. Onu, cehennem ehlinden biri kıldım.Onun cennetteki dereceleriyle hor gördüğü cimri kulumun cehennemdeki derecelerini birbiriyle değiştirdim. Cennetteki yerini de o kuluma verdim. Kendisi de kulumun cehennemdeki yerine gidecek. (Ebu’l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü’l- Gafilin s.359)
  • ASLANIN DİŞİSİ DE ASLANDIR-02 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 02.09.2026 2min
    Hz. Ummu Umara (r.anha) iki oğlu ve kocası ile birlikte Uhud harbine katıldı ve birkaç yerinden yaralandı. Müslümanlar, müşriklerin arasında kaldığı sırada Resûlullâh (s.a.v.)'in yanında sayısı on kişiden az bir topluluk kalmıştı. Hz. Ummu Umara (r.anha), oğulları ve kocası Resûlullâh (s.a.v.)'in önünde savaşıyorlardı. At üzerinde bir adam geldi. Hz. Ummu Umare (r.anha)'ya vurdu. Ondan kalkanla korundu. Sonra atın arka ayağına vurdu ve adam sırt üstü düştü. Peygamber (s.a.v.) şöyle demeye başladı: “Ummu Umâre'nin oğlu! Annene koş annene.” Oğlu yardım etmek üzere annesine gitti. İkisi birlikte adamı öldürdüler. Hz. Ummu Umare (r.anha): Onlar da bizim gibi yaya olsalardı, onların işini bitirirdik inşaallâh dedi. Hz. Abdullah İbn Zeyd İbn Asım (r.a.) hücumlarını yaparken uzun boylu bir adam ona vurdu. Sol pazusundan yaraladı. Annesi oğlunun yarasını sardı. Rasûlüllah da ayakta ona bakıyordu, "Yavrum kalk düşmanlarla dövüş" dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Ummu Umare! Senin becerdiğini kim becerebilir ki?” dedi Oğluna vuran adam gelince Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ummu Umâra (r.anha)'ya: “İşte bu, oğluna vuran adamdır”, dedi. Nuseybe Bint Ka'b onun karşısına çıkıp, bacağına vurdu. Adam yere çöktü. Resûlullâh (s.a.v.) azı dişleri görülecek şekilde gülümseyerek şöyle buyurdu : “Öcünü aldın Ummu Umare!” Resûlullâh (s.a.v)'i koruyan bu fedakâr hanımın hizmetinden dolayı Resûlullâh (s.a.v.), tüm aile halkı için şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbîm! Bunları bana cennette arkadaş eyle.” (Abdulaziz eş-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar, s.508)
  • İSLAMDA TESETTÜRÜN TEMELLERİ-01 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ 01.09.2026 2min
    İslam’da kadının konumuyla ilgili olarak çağımızda en çok tartışılan konu, kadının örtünme meselesidir. Kur'an'da "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıkacakları zaman) baş örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allâh bağışlayan ve , esirgeyendir." (Ahzab s. 59) buyurulmuştur. Gerek bu ve gerek benzeri ayetler ifade tarz ve üslubu gerekse Hz. Peygamber zamanında uygulamalar, kadınların örtünmesinin, tavsiye kabilinden veya örf, adete veya sosyal kültürel şartlara bağlı ahlaki çerçevede bir hüküm olmaktan öte dini ve bağlayıcılığı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Çağımıza kadar bütün islam bilginlerinin anlaşıp ve asırlar boyu islam ümmetinin uygulaması da bu yönde olmuştur. Örtünme konusunda kadınlara ayrı bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.İslam alimlerinde ortak görüş, kadınların el, yüz ve ayak hariç örtünmeleri gerektiği üzerindedir. Ancak örtünmenin renk, üslup ve şeklinin toplumların gelenek, zevk ve imkânlar ile bağlantılı olacağı, bu sebeple de bölge ve devirlere göre farklılık gösterebileceği açıktır. Hz. Aişe (r.a.) hicab ayet-i geldikten sonra müslüman hanımların durumunu şöyle anlatır: "Vallâhi ben Allâh'ın (c.c) kitabını tasdik, Onun indirdiğine iman açsından ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Hanımların hepsi Allâh (c.c)’ın emrine uyarak yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler." (Derleme)
  • PATRİK’İN İHÂNET MEKTUBU-31 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ 31.08.2026 2min
    Sultan İkinci Mahmud Han zamanında, Fener Patrikhanesi’nin kapısında asılan, (1237/1821) Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregoryos’un, Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektub ibret verici cümlelerle doludur. Şöyle ki: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkündür. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i imân sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da dinlerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının sağlamlıklarından gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) parçalamak, dînî metanetlerini (sağlamlığını) zayıflatmak icâp eder. Bunun da en kısa yolu, millî geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan hârici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacaktır. Ardından maddî vasıtaların üstünlüğü ile onları yıkmak mümkün olabilecektir. Bu itibarla Osmanlı Devleti’ni tasfiye için sadece harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır.” Milli eğitimin gençlerimize nasıl bir milli eğitim vermesi gerektiği bu mektuptan anlaşılmıyor mu? Milletimizin gelecek nesillerimize etki edeceklerin nasıl çalışmaları gerektiği bu ifadeler ders vermezse daha ne söylemek gerekir? (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Devr-i Gül Sohbetleri s.64-64)
  • ADALETİN SORUMLULUĞU BÜYÜKTÜR-30 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ 30.08.2026 2min
    Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Enes bin Mâlik (r.a.)'dan yaptıkları rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Kadılık görevi peşinde koşan ve bu hususta ara yerde şefaatçiler koyan kimse (bu isteğine nail olacak olursa) kendi nefsiyle baş başa bırakılır (yardım edeni bulunmaz). Ve kim de zorlanarak bu görevi yüklenirse, Allâh onun üzerine, doğruyu ilham eden bir melek indirir". Bazıları bu hadise dayanarak demişler ki: "Kadılık görevini ihtiyari olarak kabul etmek caiz değildir." Fakat muhtar olan kavle göre, istek, talep ve şefaatçi olmaksızın yüklemek ruhsat yollu caizdir. Daha kuvvetli olan kavi ile amel etmek ise, terketmektir. Emîrlik ve beylik de böyledir. Zira bu iki görev de ağırdır; hukukuna riâyet etmeğe insan pek az güç getirebilir. Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptıkları rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: "İnsanlar arasında kadılık görevini yüklenen veya kaadî nasbedilen kimse bıçaksız boğazlanmıştır." Hz. Âişe (r.anha)'nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullâh (s.a.v.)'den duydum, buyuruyorlardı ki: "Adaletle iş gören kaadî üzerine kıyamet günü öyle bir saat gelecek ki, o, iki kişi arasında bir hurma hususunda bile hükmetmemiş olmasını temenni edecek!" İmam Ahmed bin Hanbel'in Ebû Hureyre (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "On (veya daha fazla) kişi üzerine emirlik eden kimse yoktur ki kıyamet günü eli bağlı olarak getirilmesin! Onun elinin bağını ancak adalet açar". Taberânî'nin İbn Abbas (r.a.)'dan merfuan yaptığı rivayette buyuruluyor ki: "On kişiye emîrlik eden hiç kimse yoktur ki aralarında hükmedilinceye kadar kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilmesin!" (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.386-387
  • AKİKA KURBANI -29 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ 29.08.2026 2min
    İslam öncesinde Araplar arasında akika geleneği vardı. Allah Resulü (s.a.s.) bu âdeti onaylamış, kendisi akika kurbanı kesmiş ve ashabını da buna teşvik etmiştir. Akikanın bazı hikmet ve faydaları şunlardır: Akika vesilesiyle çocuğun nesebi bereketlenir ve çoğalır. Akika kurbanı kesmek, kişinin cömertliğinin bir göstergesidir. Çocuk, akika kurbanı vesilesiyle her türlü zarar ve musibetten korunur. Doğumunun yedinci gününde çocuğa isim konulması ve akika kurbanı kesilmesi evladır. Bunun nedeni, doğum sonrasında ilk olarak çocuğun bakımı, ihtiyaçlarının giderilmesi ve akrabaların haberdar edilmesi gibi birçok işle meşgul olunmasıdır. Kız çocuğu için bir keçi veya bir koyun, erkek çocuğu için ise iki keçi veya iki koyun kesilir. Kız çocuğu için büyükbaş hayvandan bir hisse, erkek çocuğu için iki hisse kesilmesi de mümkündür. Bundan sonra çocuğun saçları kesilir ve ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir. İsteyenler çocuğun başına safran da sürebilir. Maddi durumu iyi olmayanlar, erkek çocuk için bir kurban kesebilir. Hatta hiç akika kurbanı kesmemekte de bir beis yoktur. Yedinci gün akika kurbanı kesmek mümkün olmadığında, sonraki haftalarda çocuğun doğduğu günden önceki günde kurban kesmek evladır. Örneğin, çocuk Cuma günü doğmuşsa, sonraki herhangi bir perşembe günü; perşembe günü doğmuşsa, herhangi bir çarşamba günü akika kurbanının kesilmesi daha iyidir. Kurban olmaya elverişli olan bir hayvan, akika için de elverişlidir. kurbanlık olarak kabul edilmeyen hayvan, akika için de uygun değildir. Akika eti çiğ olarak dağıtılabilir, pişirilip dağıtılabilir veya davet edilerek misafirlere ikram edilebilir. Akika etini baba, dede, nine gibi yakın akrabalar da yiyebilirler. (Eşref Ali et-Tehanevi, Terbiye-i Evlad (İslam’da Çocuk Terbiyesi), s. 49)
  • HASTA KİMSELER ORUÇ TUTABİLİR Mİ?-28 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ 28.08.2026 2min
    Hastalığın ve seferin oruç tutmamaya bir ruhsat olmasının delili şu Ayet-i Kerime’dir: "Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara s. 184) İmam Muhammed el-Camius-Sağir kitabında şöyle der: Oruç tutmamaya ruhsat olan hastalık, oruç tutulması durumunda artma ihtimâli bulunan hastalıktır. Böyle bir hastalık sebebiyle oruç tutulmayabilir. Hatta bu halde iken tutulması durumunda ölüm veya bir aza kaybına sebep olacaksa oruç tutmamak vâcip olur. Zira bile bile kişinin kendini tehlikeye atması caiz değildir. Bu durumda Allâh (c.c.) hakkı olan vucubu yerine getirmek için tehlikeye girmiştir denilemeyecektir. Çünkü bu durumda oruç tutmak zaten vâcip değildir. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara s. 195) İmâm ez-Zeylai, et-Tebyinü’l-Hakaik adlı eserinde şöyle demiştir: "Bir hastalığın oruç tutmamaya ruhsat olduğunu anlamanın yolu iki şeyden biridir: 1. Kişinin kendisinin zannına göre oruç tutarsa hastalığının artacağından ya da helâk olacağından korkması. 2. Müslüman ve işini iyi bilen bir doktorun hastanın oruç tutmaması gerektiğini söylemesi." İmâm el-Merginani sağlıklı kişinin hasta olma korkusu oruç tutmamaya ruhsat olmaz demiştir. Zannımızca uygun olan da budur. Zira kişi kendini bir iki gün denemelidir. Allâh (c.c.) en doğruyu bilendir. Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur: "Özürsüz Ramazan’da bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazan’daki o bir günkü sevâba kavuşamaz." (Sualli-Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.367-368)
  • NEBİ (S.A.V.)’İ RÜ’YADA GÖRMEK İÇİN OKUNACAKLAR-27 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ 27.08.2026 1min
    İmâm Ebû’l-Kasim es-Sübkî Hazretleri, “ed-Dürrü’ Münazzam fi’l-mevlidi’l-Muazzam” kitabında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nden şöyle bir rivayet nakletmiştir: “Kim, ruhlar (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin mübârek ruhu şerifine ve kim cesedler (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin mübârek cesedine ve kabirlerde Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin temiz kabrine Salât-ü Selâm okursa; mutlaka beni rü’yâda görür. Ve kim beni rü’yâda görürse; o kişi kıyâmet gününde de beni görür. Kıyâmet gününde beni görürse; ben ona şefaat ederim. Kime şefaat edersem; o kişi, benim havzumdan içer ve Allâhü Teâlâ Hazretleri, onun cesedini cehennem ateşine haram kılar…” (Tirmizi) Okunucak salevât’ın arapçası şudur: “Allahümme salli ‘alâ ruhi seyyidinâ Muhammedin filervahı, Allahümme salli ‘alâ cesedi seyyidinâ Muhammedin fil-ecsâdi, Allahümme salli ‘alâ kabri seyyidinâ Muhammedin filkubûri.” Manâsı: “Allâhım! Ruhlar arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin ruhuna salât-ü selâm eyle. Allâhım! Cesedler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin cesedine salât-ü selâm eyle. Allâhım! Kabirler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kabrine salât-ü selâm eyle.” Şeyh Mustafa el-Bekrî Hazretleri, “Hizbün-Nevevî” kitabında buyurdu: “Kim her gece, “Muhammed (s.a.v.)” ismi şerifini yirmi iki (22) kere okursa; o kişi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni çokça rü’yâda görür.” (Yusuf en-Nebhani, Saâdetü’d-Dareyn, s.523)

Popolare in

Questo podcast compare anche nelle classifiche dei podcast di questi paesi.