Sözler Mecmuası
Av. Ali Kurt
0
Bu podcast, Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatı’nı anlamak ve hayata katmak amacıyla hazırlanıyor. Av. Ali Kurt her bölümde Risale-i Nur’daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehberlik eden dersler sunuyor. Program, farklı yaşlardan dinleyicileri bu düşünceleri keşfetmeye ve hayatlarına anlam katmaya davet ediyor.
Afleveringen
-
(148) 32. Söz/13, Sh 290 | 1-3.Remiz | Gayra bakan meziyetler, fazîletler hakîkî değil, nisbîdirler 10.08.2026 1u 3minVekîlin ikinci şık suâline Beş Remiz ile cevâbdır. Birinci Remiz Suâlde diyor ki: Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?Elcevab: Şu suâl sâhibi hakîkî kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Hâlbuki gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, fazîletler, tefevvuklar hakîkî değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukūt ederler. Meselâ sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazîleti, soğuğun elemli te’sîri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin te’sîriyledir. Onlar gitse, bunlar da azalır. Çünkü hakîkî lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazîlet odur ki, gayrın tasavvuruna binâ edilmesin. Zâtında bulunsun. Ve bizzât bir hakîkat-i mukarrere olsun. Lezzet-i vücûd ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i ma‘rifet ve lezzet-i îmân ve lezzet-i bekā ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nûr ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef‘âl gibi bizzât meziyetler, gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez. İşte Sâni‘-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı hakîkiyedir, zâtiyedir. Gayr ve mâsivâ ona te’sîr etmez. Yalnız mezâhir olabilirler. İkinci Remiz: Seyyid Şerîf Cürcânî Şerhü’l-Mevâkıf’da demiş ki: Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet, yani meyl-i cinsiyet, ya kemâldir. Çünkü kemâl, mahbûbun lizâtihîdir. Yani ne şeyi seversen, ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise, başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O bizzât sevilir. Meselâ eski zamanda sâhib-i kemâlât insanları herkes sever. Onlara karşı hiç bir alâka olmadığı hâlde, istihsânkârâne muhabbet edilir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bütün kemâlâtı ve esmâ-yı hüsnâ’sının bütün merâtibleri ve bütün fazîletleri hakîkî kemâlât olduklarından bizzât sevilirler. مَحْبُوبَةٌ لِذَاتِهَادرلر. Mahbûb-u Bilhak ve Habîb-i Hakîkî olan Zât-ı Zülcelâl, hakîkî olan kemâlâtını, sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever. muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, aynaları olan san‘atını ve masnûâtını ve mahlûkātının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyâsını, hususan Seyyidü’l-Mürselîn ve Sultânü’l-Evliyâ olan Habîb-i Ekrem’ini sever. Yani kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin aynası olan Habîbini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar-ı câmii ve zîşuûru olan o Habîb’ini ve ihvânını sever. Ve san‘atını sevmesiyle, o san‘atın dellâl ve teşhîrcisi olan o Habîb’ini ve emsâlini sever. Ve masnûâtını sevmesiyle, o masnûâta karşı Mâşâllâh, Bârekellâh Ne kadar güzel yapılmışlar, diyen ve takdîr eden ve istihsân eden o Habîb’ini ve onun arkasında olanları sever. Ve mahlûkātının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi‘ olan o Habîb-i Ekrem’ini ve onun etbâ‘ ve ihvânını sever, muhabbet eder.Üçüncü Remiz: Umûm kâinâttaki umûm kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâl’in kemâlinin âyâtıdır. Ve cemâlinin işârâtıdır. Belki hakîkî kemâline nisbeten bütün kâinâttaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zayıf bir gölgedir. Şu hakîkatin Beş Huccetine icmâlen işâret ederiz.Birinci Huccet: Nasıl ki mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkāşlık, bizzarûre mükemmel bir fâile, bir ustaya ve mühendise ve nakkāş ve musavvir gibi ünvân ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şübhesiz o ustanın mükemmel san‘atkârâne sıfatına delâlet eder. Ve o kemâl-i san‘at ve sıfat, bilbedâhe, o ustanın kemâl-i isti‘dâdına ve kābiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i isti‘dâd ve kābiliyet, bizzarûre, o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mâhiyetine delâlet eder. Aynen öyle de, şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser, bilbedâhe, gāyet kemâldeki ef‘âle delâlet eder. -
(147) 32. Söz/12, Sh 288 | 3.Maksad | 5 İşaret | Cenab-ı Hak hâlikıyet mertebelerinin en ahsenindedir 27.07.2026 48minÜçüncü Maksad: Umûm ehl-i dalâletin vekîli ikinci suâline Hâşiyekarşı, kat‘î ve mukni‘ ve mülzim cevâbı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir suâl ediyor, diyor ki: Kur’ân’da اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ gibi kelimât, başka hâliklar, râhimler bulunduğunu iş‘âr eder. Hem diyorsunuz ki: Hâlik-ı Âlem’in nihâyetsiz kemâlâtı var. Bütün envâ‘-ı kemâlâtın en nihâyet mertebelerini câmi‘dir. Hâlbuki eşyânın kemâlâtı ezdâd ile bilinir. Elem olmazsa lezzet berkemâl olmaz. Zulmet olmazsa ziyâ tahakkuk etmez. Firâk olmazsa visâl lezzet vermez. Ve hâkezâ Elcevab: Birinci şıkka Beş İşâret ile cevâb veririz.Hâşiye İkinci Maksad’ın başındaki suâl demektir Yoksa hâtimenin âhirindeki bu küçücük suâl değildirBirinci İşâret: Kur’ân baştan başa tevhîdi isbat ettiği ve gösterdiği için bir delîl-i kat‘îdir ki, Kur’ân-ı Hakîm’in o nevi‘ kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ demesi, Hâlikıyet mertebelerinin en ahsenindedir demektir ki, başka Hâlık bulunduğunaSAYFA289hiç delâleti yok. Belki hâlikıyetin sâir sıfatlar gibi çok merâtibi var. اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ demek, merâtib-i hâlikıyetin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hâlik-ı Zülcelâl’dir demektir.İkinci İşâret: اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ gibi ta‘bîrler, hâlikların taaddüdüne bakmıyor belki mahlûkiyetin envâına bakıyor. Yani her şeyi her şeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halk eder bir Hâlik’tır. Nasıl ki şu ma‘nâyı اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler ifade eder.Üçüncü İşâret: اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ اَللّٰە اَكْبَرُ خَیْرُ الْفَاصِلٖینَ خَیْرُ الْمُحْسِنٖینَ gibi ta‘bîrâttaki muvâzene, Cenâb-ı Hakk’ın vâki‘deki sıfât ve ef‘âli, sâir o sıfât ve ef‘âlin numûnelerine mâlik olanlarla muvâzene ve tafdîl değildir. Çünkü bütün kâinâtta cin ve ins ve melekte olan kemâlât, onun kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir. Nasıl muvâzeneye gelebilir? Belki muvâzene, insanların ve bâhusûs ehl-i gafletin nazarına göredir. Meselâ nasıl ki, bir nefer onbaşısına karşı kemâl-i itâat ve hürmeti gösteriyor. Bütün iyilikleri ondan görüyor. Padişahı az düşünür. Onu düşünse de, yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: Yâhû Padişah, senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et. Şimdi şu söz, vâki‘deki padişahın haşmetli hakîkî kumandanlığıyla, onbaşının cüz’î sûrî kumandanlığını muvâzene değil. Çünkü o muvâzene ve tafdîl ma‘nâsızdır:. Belki neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibâtına göredir ki, onbaşısını tercîh eder. Teşekkürâtını ona verir. Yalnız onu sever. İşte bunun gibi, hâlık ve mün‘im tevehhüm olunan zâhirî esbâb, ehl-i gafletin nazarında Mün‘im-i Hakîkî’ye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır. Ni‘met ve ihsânı onlardan bilir. Medih ve senâlarını onlara verir. Kur’ân der ki: Cenâb-ı Hakk daha büyüktür. Daha güzel bir Hâlik’tır. Daha iyi bir Muhsin’dir. Ona bakınız. Ona teşekkür ediniz.Dördüncü İşâret: Muvâzene ve tafdîl, vâki‘ mevcûdlar içinde olduğu gibi; imkânî, hatta farazî eşyâlar içinde dahi olabilir. Mâdem ekser mâhiyetlerde müteaddid merâtib bulunur. Öyle de, esmâ-yı İlâhiye ve sıfât-ı kudsiyenin mâhiyetlerinde de akıl i‘tibâriyle hadsiz merâtib bulunabilir. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk, o sıfât ve esmânın mümkün ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinât kemâlâtıyla bu hakîkate şâhiddir. لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی bütün esmâsını ahseniyet ile tavsîf, şu ma‘nâyı ifade ediyor.Beşinci İşâret: Şu muvâzene ve müfâdale Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâya mukābil değil, belki iki nevi‘ tecelliyât ve sıfâtı var. Biri, vâhidiyet sırrıyla ve vesâit ve esbâb perdesi altında ve bir kānûn-u umûmî sûretinde tasarrufâtıdır. İkincisi, ehadiyet sırrıyla perdesiz,SAYFA290doğrudan doğruya husûsî bir teveccüh ile tasarruftur. İşte ehadiyet sırrıyla doğrudan doğru olan ihsânı ve îcâdı ve kibriyâsı ise, vesâit ve esbâbın mezâhiriyle görünen âsâr-ı ihsânından ve îcâd ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir demektir. -
(146) 32. Söz/11, Sh 287 | Bir Sual | Kıyas-ı temsilî nedir? | 2.Sual | Lafz-ı kinaî nedir? 16.07.2026 58minÖNEMLİ DUYURU: Podcast yükleme panelinde yaşanan sürekli hatalar nedeniyle bu bölümde bir gecikme yaşanmıştır. Sorun şimdilik sadece ses formatında yükleme yapılarak aşılmıştır. Gecikme için kusura bakmayın, hakkınızı helal edin.Bir Suâl: Diyorsunuz ki, “Sen sözlerinde kıyâs-ı temsîlîçok isti‘mâl ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça kıyâs-ı temsîlîyakînî ifade etmiyor. Mesâil-i yakîniyede burhân-ı mantıkî lâzımdır. Kıyâs-ı temsîlîusûl-ü fıkıh ulemâsınca zann-ı gālib kâfî olan metâlibde isti‘mâl edilir. Hem de sen temsîlâtı bazı hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayâlî olur. Hakîkî olmaz. Vâkıa muhâlif olur.” Elcevab: İlm-i mantıkça çendân “Kıyâs-ı temsîlî yakîn-i kat‘î ifade etmiyor” denilmiş. Fakat kıyâs-ı temsîlînin bir nev‘î var ki, mantığın yakînî burhânından çok kuvvetlidir. Ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsîl-i cüz’îvâsıtasıyla bir hakîkat-i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakîkate bina ediyor. O hakîkatin kanununu bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakîkat-i uzmâ bilinsin ve cüz’î maddeler ona ircâ‘edilsin. Meselâ güneş, nûrâniyet vâsıtasıyla bir tek zât iken, her parlak şeyin yanında bulunuyor temsîli ile bir kānûn-u hakîkat gösteriliyor ki, nûr ve nûrânî için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsâvî olur. Mekân onu zabt edemez. Hem meselâ, ağacın meyveleri, yaprakları bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde bir kānûn-u emrî ile teşkîli ve tasvîri bir temsîldir ki, muazzam bir hakîkatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakîkat ve o hakîkatin kanunu gayet kat‘î bir sûrette isbat eder ki, koca kâinât dahi şu ağaç gibi, o kānûn-u hakîkatin ve o sırr-ı ehadiyetinSayfa 288bir mazharıdır. Bir meydân-ı cevelânıdır. İşte bütün Sözler’deki kıyâsât-ı temsîliyeler bu çeşittirler ki, burhân-ı kat‘î-i mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.İkinci Suâle Cevab: Ma‘lûmdur ki, fenn-i belâgatte bir lafzın, bir kelâmın ma‘nâ-yı hakîkîsi, başka bir maksûd ma‘nâya sırf bir âlet-i mülâhazaolsa, ona lafz-ı kinâîdenilir. Ve kinâîta‘bîr edilen bir kelâmın ma‘nâ-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizbdeğildir, belki kinâîma‘nâsıdır ki, medâr-ı sıdk ve kizbolur. Eğer o kinâîma‘nâ doğru ise, o kelâm sâdıktır. Ma‘nâ-yı aslî kâzibdahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer ma‘nâ-yı kinâîdoğru değilse, ma‘nâ-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ, kinâîmisâllerinden فِلَانٌ طَو۪يلُ النَّجَادِ denilir. Yani “Kılıcının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kāmetinin uzunluğuna kinâyedir. Eğer o adam uzun ise, kılıcı ve kayışı ve bendi olmasa da, yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa, çendân uzun bir kılıcı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünkü ma‘nâ-yı aslîsi maksûd değil. İşte Onuncu Söz’ün ve Yirmi İkinci Söz’ün hikâyeleri gibi, sâir Sözler’in hikâyeleri kinâiyat kısmındandırlar ki, begâyet doğru ve gayet sâdık ve mutâbık-ı vâki‘ olan hikâyelerin sonlarındaki hakîkatler o hikâyelerin ma‘nâ-yı kinâîleridir. Ma‘nâ-yı aslîleri bir temsîl-i dürbünîdir. Nasıl olursa olsun sıdkına ve hakkāniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsîldirler. Yalnız umuma tefhîm için, lisân-ı hâl, lisân-ı kāl sûretinde ve şahs-ı ma‘nevî bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir. -
(145) 32. Söz/10, Sh 284 | Hatime |Arabî bir tefekkür. Kabirde tohum hükmünde acbü’z-zeneb bâkî kalır 29.06.2026 58minİkinci Maksad’ın Hâtimesi: Bir zaman ehadiyete dâir bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım. Arabiyyü’l-ibâre bir silsile-i tefekkürkalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:نَعَمْ فَالْاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَا الرَّحْمَةِ بَرَاه۪ينُ الْوَحْدَةِ بَشَٓائِرُ لُطْفِه۪ ف۪ي دَارِ الْاٰخِرَةِ شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلَاقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ كُلُّ الْاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَا الْوَحْدَةِ ف۪ٓي اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ اِشَارَاتُ الْقَدَرِ رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِSayfa 285تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِي الصُّنْعِ وَالتَّصْو۪يرِ ثُمَّ اِلَي الْوَحْدَةِ تَنْتَه۪ي ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِي الْخَلْقِ وَالتَّدْب۪يرِ وَكَذَاهُنَّ تَلْو۪يحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَي الْجُزْئِيِّ يَنْظُرُ ثُمَّ اِلٰي جُزْئِه۪ٓ اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَٓائِنَاتِ فَهُوَ الْمَطْلُوبُ الْاَظْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنَّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ الْاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَٓائِنَاتِ مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ الْاِنْسَانُ الْاَصْغَرُ ف۪ي هٰذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ الْاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ ف۪ي هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْر۪يبِ وَالتَّبْد۪يلِ لِهٰذِهِ الْكَٓائِنَاتِBu Arabî fıkranın mebdei şudur:فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِه۪: مَشْهَرَ صَنْعَتِه۪.. مَحْشَرَ حِكْمَتِه۪: مَظْهَرَ قُدْرَتِه۪: مَزْهَرَ رَحْمَتِه۪.. مَزْرَعَ جَنَّتِه۪: مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ: مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ: مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ: فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ: مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ: مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ: مُعْجِزَاتُ عِلْمِه۪: خَوَارِقُ صُنْعِه۪: هَدَايَا جُودِه۪: بَشَٓائِرُ لُطْفِه۪: تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ: مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰي خُدُودِ الْاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَي الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيْوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَٓانِّ..İşte bu Arabî tefekkürün kısa bir meâli şudur ki:Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar, hikmet-i Rabbâniyenin birer mu‘cizesi, san‘at-ı İlâhiyenin birer hârikası, rahmet-i İlâhiyenin birer hediyesi, vahdet-i İlâhiyenin birer burhân-ı maddîsi, âhirette eltâf-ı İlâhiyenin birer müjdecisi, kudretinin ihâtasına ve ilminin şumûlüne birer şâhid-i sâdıkoldukları gibi; şunlar âlem-i kesretin aktârında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nevi‘ âlemin etrafında vahdet aynalarıdırlar. Enzârı kesretten vahdete çeviriyorlar. Lisân-ı hâl ile her birisi der: “Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma. Bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti vahdetimizde dâhildir. Hatta her meyvenin kalbi hükmünde olan her bir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî aynası oldukları gibi, zikr-i kalbî-i hafîile koca ağacın zikr-i cehrîsûretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmâyı zikreder, okur.” Hem o meyveler, tohumlar vahdetin aynaları oldukları gibi; kaderin meşhûd işârâtı ve kudretin mücessem rumûzâtıdır ki, kader onlar ile işaret eder. Ve kudret o kelimeler ile remzen der:Sayfa 286“Nasıl ki, şu ağacın kesretli dal ve budakları bir tek çekirdekten gelmiş. Ve şu ağacın san‘atkârının îcâd ve tasvîrde vahdetini gösteriyor. Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişâr ettikten sonra, bütün hakîkatini bir meyvede toplar. Bütün ma‘nâsını bir çekirdekte derc eder. Onunla Hâlik-ı Zülcelâl’inin halk ve tedbîrindeki hikmetini gösterir. Öyle de şu şecere-i kâinât, bir menba‘-ı vahdetten vücûd alır, terbiye görür. Ve o kâinâtın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcûdât içinde vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi îmân gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.” Hem o meyveler ve tohumlar hikmet-i... -
(144) 32. Söz/9, Sh 282 | Hiçbir iş ona ağır gelmez, hiçbir şey ondan gizlenemez, acz ona yanaşamaz 23.06.2026 52minİkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san‘at ve îcâda mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye ta‘bîr edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiyeve bir nüve-i emr-i Rabbânîile şu ağacın kavânîn-i teşkîliyesinin merkeziyeti her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin, hiçbir şeyini noksân bırakmayarak, birbirine mâni‘ olmayarak onunla yapılır. Ve o bir tek cilve-i irâde ve o kānûn-u emrî, ziyâ, harâret, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnû‘larda hiçbir iz bırakmıyor. Hiçbir eseri görünmüyor. Eğer intişâr ile olsa idi, izi ve eseri görünecekti. Belki bizzât tecezzî ve intişâr etmeden her birisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine o küllî işler münâfî olmuyor. Hatta denilebilir ki, o cilve-i irâde, o kānûn-u emrî, o ukde-i hayatiye her birinin yanında bulunur. Hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu muhteşem ağaçta, meyveler, çekirdekler adedince o kānûn-u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın her bir cüz’ü, o kānûn-u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki, uzun vâsıtalar perde olup bir mâni‘ teşkîl etmek değil, belki telefon telleri gibi birer vesîle-i teshîl ve takrîbolur. En uzak, en yakın gibidir.Madem bilmüşâhede Zât-ı Ehad-i Samed’in irâde gibi bir sıfatının bir tek cilve-i cüz’îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe vâsıtasız medâr olur. Elbette Zât-ı Zülcelâl’in tecellî-i kudret ve irâdesiyle, şecere-i hilkati bütün eczâ ve zerrâtıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhûd derecesinde yakîn etmek lâzım gelir. On Altıncı Söz’de isbat ve îzâh edildiği gibi, deriz ki:Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhânî gibi madde ile mukayyed nîm-nûrânî masnû‘lar ve şu çınar ağacının ma‘nevî nûru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatı ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve irâdî cilveler, nûrâniyet sırrıyla bir yerde iken ve bir tek müşahhas cüz’î oldukları halde, pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşâhede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz’î oldukları halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda, bir cüz’-i ihtiyârî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşâhede kesb ederler. Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.Sayfa 284Acaba maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdîdinden ve kesâfetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ, hem şu umum envâr ve şu bütün nûrâniyât, onun envâr-ı kudsiye-i esmâiyesinin kesîf bir gölgesi ve zılâli, hem umum vücûd ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i berzah ve âlem-i misâl nîm şeffaf birer âyîne-i cemâli, hem sıfâtı muhîte ve şuûnâtı külliye olan bir tek Zât-ı Akdes’in irâde-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhît ile zâhir olan tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef‘âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden, hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır gelebilir? Hangi yer ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi şahıs külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir? Hiç eşyâ ondan gizlenebilir mi? Hiçbir iş bir işe mâni‘ olur mu? Hiçbir yer onun huzurundan hâlî kalır mı? İbn-i Abbâs radıyallâhü anhın dediği gibi, ‘her bir mevcûda bakar birer ma‘nevî basarı ve işitir birer ma‘nevî sem‘i’ bulunmaz mı? Silsile-i eşyâ, onun evâmir ve kanunlarının sür‘atle cereyânlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi? Mevâni‘ ve avâik, onun tasarrufuna vesâil ve vesâit olamaz mı? Esbâb ve vesâit sırf zâhirî bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde, her yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve küçüklük ve ... -
(143) 32. Söz/8, Sh 281 | 2.Maksat | Allah birdir, her şeyin Hâlik’ı odur ve dizgini onun elindedir 15.06.2026 1u 2minİkinci Maksad: Ehl-i şirkin vekili meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me’yûs kaldığından, ehl-i tevhîdin mesleğini teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrîb etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Siz diyorsunuz ki, قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ‘Hâlik-ı Âlem birdir, Ehad’ dir, Samed’ dir. Hem her şeyin Hâlik’ı odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber, doğrudan doğruya her şeyin dizgini onun elinde, her şeyin anahtarı kabzasında, her şeyin nâsiyesini tutuyor. Bir iş bir işe mâni‘ olmuyor. Bütün eşyâda bütün ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakîkate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek zât, nihâyetsiz yerlerde nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”Sayfa 282Elcevab: Şu suâle gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı ehadiyet ve samediyetin beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise, o sırra ancak bir temsîl dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok. Fakat mesel ve temsîl ile, bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.Birinci Temsîl: Şöyle ki: On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, bir tek zât-ı müşahhas, muhtelif aynalar vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Bir cüz’iyy-i hakîkî iken, şuûnât-ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler ayna olup, cismânî bir tek şey o aynalarda bir külliyet kesb eder. Öyle de, nûrânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı aynalar hükmünde ve berk ve hayâl sür‘atinde birer vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler ki, o nûrânîler ve o rûhânîler, hayâl sür‘atiyle o merâyâ-yı nazîfede ve o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her aynada, nûrânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesîf cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynıları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.Meselâ güneş, müşahhas bir cüz’î olduğu halde, parlak eşyâ vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hatta her bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî güneşi, onların kābiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi‘ misâli her bir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi, her ayna onun bir nevi‘ menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder, her zîşuûrla aynalar vâsıtasıyla, hatta gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey bir şeye mâni‘ olmazdı. Bir muhâbere bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber hiçbir yerde bulunmazdı. Acaba bir zâtın, bin bir isminden yalnız Nûr isminin maddî ve cüz’î ve câmid bir aynası hükmünde olan güneş, böyle teşahhusuyla beraber küllî yerlerde, küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihâyetsiz işleri bir anda yapamaz mı?İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san‘at ve îcâda mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye ta‘bîr edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiyeve bir nüve-i emr-i Rabbânîile şu ağacın kavânîn-i teşkîliyesinin merkeziyeti her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin, hiçbir şeyini noksân bırakmayarak, birbirine mâni‘ olmayarak onunla yapılır. -
(142) 32. Söz/7, Sh 279 | Şu dünyada sebepler zahiri birer perdedir, hakîkî te’sir-i icadları yoktur 10.06.2026 59minMadem her bir zerrenin hareketi ve vazîfe görmesi, onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusât-ı vechiyeve herkesin yüzünde herkesten onu temyîz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde’ ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak. وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَŞimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinât kadar kuvvetli burhânlar, meslek-i tevhîdi isbat eder ve bir Kadîr-i Mutlak’ı gösterir. Madem hilkat-i semâvât ve arz, bir Sâni‘-i Kadîr’i ve o Sâni‘-i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz bir kudretin nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir. Elbette şerîklerden istiğnâ-yı mutlak var. Yani hiçbir cihette şerîklere ihtiyaç yok.Sayfa 280İhtiyaç olmadığı halde, neden bu zulümâtlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz? Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinât onlardan müstağnî-i mutlak oldukları halde, şerîk-i ulûhiyetgibi, rubûbiyet ve îcâd şerîkleri dahi mümteni‘dirler. Vücûdları muhâldir. Çünkü semâvât ve arzın Sâni‘indeki kudret, hem nihâyet kemâlde, hem nihâyetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerîk bulunsa, mütenâhî diğer bir kudret, o nihâyetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûb edip, bir kısım yer zabt etmek ve ona nihâyet vermek ve ma‘nen âciz bırakıp hadsiz olduğu halde tahdîd etmek ve hiçbir mecbûriyet olmadan bir mütenâhî şey, nihâyetsiz bir şeye nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhî yapmak lâzım gelir ki, bu muhâlâtın en gayr-i ma‘kūlü ve mümteniâtın en katmerlisidir.Hem şerîkler müstağniyetün anhâ ve mümteniatün bizzât yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücûdları muhâl oldukları halde onları da‘vâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani aklen, mantıken, fikren o da‘vâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, ma‘nâsız sözler hükmündedir. İlm-i usûlce ‘tahakkümî’ ta‘bîr edilir. Yani ma‘nâsız da‘vâ-yı mücerreddir. İlm-i kelâm ve ilm-i usûlün düstûrlarındandır ki, denilir: لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِءِ عَنْ دَل۪يلٍ ve لَا يُنَافِي الْاِمْكَانُ الذَّاتِيُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Yani “Bir delilden, bir emâreden neş’et etmeyen bir ihtimâlin ehemmiyeti yok. Kat‘î ilme şekk katmaz. Yakîn-i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ, zâtında Barla Denizi, yani Eğirdir Gölü imkân ve ihtimâl var ki, pekmez olsun. Yağa inkılâb etmiş olsun. Fakat madem bir emâreden o imkân ve ihtimâl neş’et etmiyor, onun vücûduna ve su olduğuna kat‘î ilmimize te’sîr etmez. Şekk ve vesvese vermez.İşte bunun gibi mevcûdâtın her tarafından, kâinâtın her köşesinden sorduk. Birinci Mevkıf’ta gösterildiği gibi, zerrâttan yıldızlara kadar; ve İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat-i semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân-ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke-i tevhîdi gösterdi. Sen de gördün. Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimâli ona bina edilsin. Demek da‘vâ-yı şirk, sırf tahakkümî ve ma‘nâsız söz ve da‘vâ-yı mücerred olduğundan şirki iddiâ etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir.İşte ehl-i dalâletin vekili buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre, kâinâttaki tertîb-i esbâbdır. Her şeyin bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın hakîkî te’sîrleri vardır. Te’sîrleri varsa, şerîk olabilirler?”Elcevab: Meşîet ve hikmet-i İlâhiyenin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle, müsebbebât esbâba rabt edilmiş.Sayfa 281Her bir şey bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözler’de kat‘î isbat etmişiz ki, esbâbda hakîkî te’sîr-i îcâdîyok. Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyârı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi‘ insandır. İnsanın dahi en zâhir ef‘âl-i ihtiyâriyesi içinde en zâhirî, ekilve kelâm ve fikirdir. Yani yemek, söylemek, düşünmektir. -
(141) 32. Söz/6, Sh 277 | 2.Mevkıf, 1.Maksat | Kadîr-i Zülcelal'in icraatına başka eller karışamaz 03.06.2026 59minBak, kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine,Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvîr eylemiş.Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dil erbâbına,Sanki âyâtını Hudâ, nûr ile tahrîr eylemiş.Bak, ne mu‘ciz-i hikmet, iz‘ân-rubâ-yı kâinât,Bak, ne âlî bir temâşâdır, fezâ-yı kâinât.Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: “Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,Birer burhân-ı nûr-efşânız vücûb-u Sânia, hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nâzenîn mu‘cizâtı, çün melek seyerânına,Bu semânın arza bakan, cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşân ağsânına,Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyâreyiz biz.Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i san‘at-ı Hâlikâne,Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nûr âlemiyiz biz.Böyle yüz bin dil ile, yüz bin burhân gösteririz, işittiririz insan olan insana,Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,Zikrederiz, kehkeşânın halka-i ezkârına mensub birer meczublarız biz.”Otuz İkinci Söz’denبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُŞu mevkıfın “Üç Maksad” ı var.Birinci Maksad: Bir yıldızın tokatıyla yere sukūt eden ehl-i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre mikdar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da‘vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dâir teşkîkât yapmak için, “üç mühim suâl” ile, ehadiyete ve vahdete dâir, ehl-i tevhîde vesvese yapmak istedi.Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Ben kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım. Mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım. Mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid-i Ehad’i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kābil görmüyorsunuz?” Elcevab: Yirmi İkinci Söz’de kat‘î isbat edilmiş ki, bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, her biri Vâcibü’l-Vücûd’un ve Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna birer burhân-ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin her biri, onun vahdâniyetine birer delîl-i kat‘îdir. Kur’ân-ı Hakîm, hadsiz burhânlarında isbat ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir burhânları daha ziyâde zikreder.Ezcümle; وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ٭ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ gibi pek çok âyâtla, Kur’ân-ı Hakîm hilkat-i arz ve semâvâtı vahdâniyete bedâhet derecesinde bir burhân gösteriyor ki, ister istemez, zîşuûr olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta bizzarûre Hâlik-ı Zülcelâl’ini tasdîk etmeye mecbûrdur ki, لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ der. Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke-i tevhîdi gösterdik. Kur’ân-ı Hakîm şu nevi‘ âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve ma‘nen der: “Semâvât ve arzı böyle muntazam halk eden bir Kadîr-i Mutlak’ın, elbette devâir-i masnûâtından olan manzûme-i şemsiye, bilbedâhe onun kabza-i tasarrufundadır.”Sayfa 279Madem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzîm ve teshîr ve tedvîr ediyor. Elbette o manzûme-i şemsiyenin bir cüz’ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Madem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve îcâd edilen ve yerin meyveleri ve gāyâtı hükmünde olan masnûât dahi, onun kabza-i rubûbiyetinde ve terbiyesindedir. -
(140) 32. Söz/5, Sh 274 | Çiçekli bir ağacın lisan-ı haline dair Arabî bir fıkra ve 1.Mevkıf’ın zeyli 03.06.2026 59minArabî fıkranın tercümesi: Yani güya çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasîdedir ki, o kasîde Fâtır-ı Zülcelâl’in medâih-i bâhiresini inşâdedip, şâirâne lisân-ı hâl ile söylüyor. Veyahud o çiçek açmış her bir ağaç, yüz binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni‘-i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib-i san‘atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın. Tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın. Veyahud o çiçek açan her bir ağaç, umûmî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş a‘zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslemiş. Tâ ki onun Sultân-ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr-ı nûrâniyesini müşâhede etsin. Hem meşher-i san‘at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde murassaât-ı rahmetini enzâr-ı halka teşhîr etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere i‘lân etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânât-ı Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle, kemâl-i kudret-i İlâhiyeyi göstersin.Sayfa 275Birinci Mevkıf’ın küçük bir zeyliفَاسْتَمِعْ اٰيَةَ ٭ اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَي السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا الخره اٰية..ثُمَّ انْظُرْ اِلٰي وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَيْفَ تَرٰي سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ ٭ تَلَئْلُؤًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ٭ مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ ٭ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰي سَلْطَنَةً بِلَا انْتِهَٓاءٍاَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَي السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا الخره اٰية..Bu âyetin bir nevi‘ tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰي وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَيْفَ تَرٰي سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati semânın ziynetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshîriyle o vaz‘iyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür‘atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merciçinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmûs, birbiri içinde hareket etse, ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma‘lûm. Halbuki, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket eden yıldızlar, yıldızlar içerisinde var olduğunu, kozmoğrafya söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-ü ecrâmdan, Sâni‘-i Zülcelâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve teshîrini ve nücûmun ona derece-i inkıyâd ve itâatini anla.حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san‘atkâr, fabrikanın azamet ve intizâmı derecesinde derece-i san‘at ve mahâretini gösterir. Öyle de koca güneşe, seyyârât ile beraber fabrika vaz‘iyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl’in derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.Sayfa 276تَلَئْلُؤًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani, hem semâvât yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir ziynet içinde bir tebessüm var ki, Sâni‘-i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san‘atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkıyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, ziynetli yıldızlarıyla Sâni‘-i Zülcelâl’in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san‘atını öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: “Semânın yüzündeki mahlûkātın intizâmını dakîk mîzânlar içinde.. -
(139) 32. Söz/4, Sh 271 | Şerîklerin vekilini küre-i arzın, güneşin ve yıldızların tard etmesi 18.05.2026 1uSonra o müddeî gider, “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der. Küre-i arza, (Hâşiye-2) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat dili ile, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: “Halt etme! Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san‘atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin? Eğer hareket-i seneviyem ile takrîben yirmi beş bin senelik bir mesâfede (Hâşiye-3) bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzân ve hikmetleHâşiye-1: Fakat şu halîçe hem hayatdârdır, hem intizâmlı bir ihtizâzdadır. Her vakit nakışları kemâl-i hikmet ve intizâm ile tebeddül eder. Tâ ki nessâcının muhtelif cilve-i esmâsını ayrı ayrı göstersin.Hâşiye-2: Elhâsıl, zerre o müddeîyi, küreyvât-ı hamrâya havâle eder. Küreyvât-ı hamrâ onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev‘-i insana, nev‘-i insan onu zîhayat envâından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Her biri der: “Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen, sonra gel, benim zabtıma çalış. Eğer onu mağlûb etmezsen beni ele geçiremezsin.” Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen bir tek zerreye rubûbiyetini dinletemez.Hâşiye-3: Bir dâirenin takrîben nısf-ı kutru yüz seksen milyon kilometre olsa, o dâire kendisi takrîben yirmi beş bin senelik mesâfe olur.Sayfa 272vazîfe-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîkî mâlik olabilirsen; ve kardeşlerim ve benim gibi vazîfedâr olan on seyyareye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi îcâd edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle döndürüp istihdâm edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi, cehennem ol, git! Benim işim var. Vazîfeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizâmât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshîrâtgösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki, bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar, emirber nefer hükmünde ona mutî‘ ve musahhardırlar. Bir ağacı meyveleriyle tanzîm ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi seyyârâtla tanzîm eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’dır.”Sonra o müddeî yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinde der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım. Yeri de musahhar ederim.” Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîlerin dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın. Kendi kendine mâliksin. İstediğin gibi tasarruf edersin.” Güneş ise, hak nâmına ve hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der: “Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ! Ben musahhar bir me’murum. Seyyidimin misafirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîkî mâlik olamam. Çünkü sineğin vücûdunda öyle ma‘nevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san‘atlar var ki, benim dükkânımda yok. Dâire-i iktidârımın hâricindedir” der. Müddeîyi tekdîr eder. Sonra o müddeî döner. Firavunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: “Madem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın. Esbâb nâmına benimsin” der. O vakit güneş hak ve hakîkat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki, bütün emsâlim olan ulvî yıldızları îcâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i ziynetle süslendiren bir zât olabilir.”Sonra o müddeî kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde müekkillerim nâmına bir şey kazanırım” der. Onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyân etmiş felsefe lisânıyla, nücûmperest olan sâbiiyyûnların dedikleri gibi der ki: ... -
(138) 32. Söz/3, Sh 269 | İnsan bedeni, insan nev'i ve zemin yüzünün şerîklerin vekilini tard etmesi 12.05.2026 45minSonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: “Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem var.” Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki: “Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtratbir olan bütün insanların bedenlerine hakîkî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalb, akıl gibi letâif-i ma‘neviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek kemâl-i hikmet ile istihdâm edip ibâdet ettirecek, sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra ‘Ben seni yaptım’ de! Yoksa sus! Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni‘im, her şeye Kadîr, her şeye Alîm, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı onun san‘atına karışamaz. Zerre mikdar müdâhale edemez.”O şerîklerin vekili bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsanın nev‘ine rast gelir. Kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde, şeytan onların ef‘âl-i ihtiyâriye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup, beni tard eden(268. Sahifedeki Hâşiyenin mâba‘dı) karbon unsur-u kesîfini, kehribâr gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder. Buhârî hâmız-ı karbon denilen semli havaî bir maddeye inkılâb ettirir. Hem harâret-i garîziyeyi te’mîn eder, hem kanı tasfiye eder. Çünkü Sâni‘-i Hakîm, fenn-i kimyâda ‘aşk-ı kimyevî’ ta‘bîr edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü’l-humûza ile karbona vermiş ki, o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kānûn-u İlâhî ile o iki unsur imtizâc ederler. Fennen sâbittir ki, imtizâcdan harâret hâsıl olur. Çünkü imtizâc bir nevi‘ ihtirâktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki, o iki unsurun her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizâc vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizâc eder. Bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak kalır. Çünkü imtizâcdan evvel, iki hareket idi. Şimdi iki zerre bir oldu. Her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni‘-i Hakîm’in bir kanunu ile harârete inkılâb eder. Zaten ‘hareket harâreti tevlîd eder’ bir kānûn-u mukarreredir. İşte şu sırra binâen, beden-i insaniyedeki harâret-i garîziye bu imtizâc-ı kimyevîye ile te’mîn edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfî olur. İşte, nefes dâhile girdiği vakit, vücûdun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş‘âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُSayfa 270bedene ve beden hüceyresine hükmümü icrâ ederim.” Onun için beşerin nev‘ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: “Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rabb ve mâlikim. Veyahud hissedarım” der. O vakit nev‘-i insan, hak ve hakîkat lisânıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:“Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev‘imiz gibi bütün hayvanât ve nebâtâtın yüzler bin envâından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüz binler zîhayat envâından nesc olunan ve gayet nakışlı bir sûrette îcâd edilen halîçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzân-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi îcâd edecek bir iktidar... -
(137) 32. Söz/2, Sh 267 | Zerre'den me’yûs olan şerîklerin vekilini alyuvar ve hücre'nin tard etmesi 05.05.2026 56minİşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan seyyârâta kadar, kendilerinde olan sikke-i samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi; harekâtlarıyla dahi, gezdikleri bütün yerleri vahdet nâmına zabtederler. Kendi mâlikinin mülküne idhâl ederler. Hareket etmeyen masnûât ise, nebâtâttan nücûm-u sevâbitekadar, birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki, bulunduğu mekânı, kendi Sâni‘inin mektubu olduğunu gösterirler. Demek her bir nebât, her bir meyve birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler ki, mekânlarını ve vatanlarını vahdet nâmına Sâni‘lerinin mektubu olduğunu gösterirler. Elhâsıl, her bir şey, hareketiyle bütün eşyâyı vahdet nâmına zabteder. Demek bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye rabb olamaz.Sayfa 268o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeye vaktim yok!” der, onu tard eder.Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider. Bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım, belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol!” der. O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: “Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve heyet-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle; evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrikea‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavviregibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet, sende varsa göster. Sonra ‘Ben seni yapabilirim’ diye da‘vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücum eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm (Hâşiye) var ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlakve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.”Hâşiye: Sâni‘-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazîfesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde âb-ı hayat olan kanın cevelânına medârdırlar. Kan ise, içinde iki kısım küreyvât halk edilmiş. Bir kısmı, küreyvât-ı hamrâ ta‘bîr edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzâk dağıtıyor. Ve bir kānûn-u İlâhî ile hüceyrelere erzâk yetiştiriyor. -Tüccâr ve erzâk me’murları gibi-. Diğer kısmı, küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazîfeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdâfaadır ki, ne vakit müdâfaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile sür‘at... -
(136) 32. Söz/1, Sh 266 | 1.Mevkıf | Mevcûdât-ı âlemin vahdâniyete elli beş lisânla şehâdet etmesi 30.04.2026 1u 6minŞu söz “Üç Mevkıf” dır.Yirmi İkinci Söz’ün Sekizinci Lem‘asını îzâh eden bir zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri elli beş lisândan –ki Katre Risâlesi’nde onlara işaret edilmiş-birinci lisânına bir tefsîrdir. لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakāikinden, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakîkattir.(Birinci Mevkıf)بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَالَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ.. وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ.. لَهُ الْمُلْكُ.. وَلَهُ الْحَمْدُ.. يُحْي۪ي.. وَيُم۪يتُ.. وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ.. بِيَدِهِ الْخَيْرُ.. وَهُوَ عَلٰي كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ.. وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُBir ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir cümlesinin her birinde, birer tevhîd mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ deki ma‘nâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliyeve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli lisân-ı kāl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine, o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umum envâ‘-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîkleri nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye rabb olmak istiyor ve hakîkî mâlik olmak, da‘vâ etmektedir. İşte o müddeî, evvelen mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rabb ve hakîkî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakîkat lisânıyla ve hikmet-i Rabbâniye diliyle der ki: “Ben hadsiz vazîfeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnûa girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sendeSayfa 267ilim ve kudret varsa; hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip (Hâşiye) iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdâm edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa; hem kemâl-i intizâm ile cüz’ü olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya, hakîkî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rabb olmak da‘vâ et, beni Cenâb-ı Hakk’dan başkasına isnâd et. Yoksa sus! Hem bana rabb olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin! Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizâm var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa karıştıracak. Halbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.” O müddeî, maddiyyûnların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise, sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?” Zerre ona cevâben der: “Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şumûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da‘vâ ederdim. Haydi, def‘ ol git. Sen benden iş bulamazsın!”İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan ... -
(135) 31. Söz/12, Sh 262 | Dördüncü Esas | Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir? Beşini zikredeceğiz. 27.04.2026 1u 8minDördüncü Esas: Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir? Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-yı ma‘neviye olan Mi‘râc’ın beş yüzden fazla meyvelerinden, numûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.Birinci Meyve: Erkân-ı îmâniyenin hakāikini göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek, kâinâta ve beşere öyle bir hazine ve bir nûr-u ezelî ve ebedî hediye getirmiştir ki, şu kâinâtı perişan ve fânî ve karmakarışık bir vaz‘iyet-i mevhûmeden çıkarıp, o nûr ve o meyve ile o kâinâtı kudsî mektûbât-ı Samedâniye, güzel âyîne-i cemâl-i ehadiyevaz‘iyeti olan hakîkatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.Hem o nûr ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a‘dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekāsız bir vaz‘iyet-i dalâletkârâneden, o insanı o nûr, o meyve-i kudsî ile, ahsen-i takvîmde bir mu‘cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektûbât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd-i hâssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halili ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve cennet-i bâkiyesine nâmzed bir misâfir-i azîzi sûret-i hakîkiyesinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.İkinci Meyve: Sâni‘-i Mevcûdât ve Sâhib-i Kâinât ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyet’in, başta namaz, esâsâtını cin ve inse hediye getirmiştir ki, o marziyâtı anlamak, o kadar merak-âver ve saadet-âverdir ki, ta‘rîf edilmez. Çünkü herkes, büyükçe bir veli ni‘metini, yahud muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temennî eder ki: “Keşke bir vâsıta-i muhâbereolsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim” der. Acaba bütün mevcûdât kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, onun cemâl ve kemâline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihâyetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyâtını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.İşte Zât-ı Ahmediye (asm) yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını, doğrudan doğruya Mi‘râc semeresi olarak hakkalyakîn işitmiş ve getirip, beşere hediye etmiştir.Sayfa 263Evet, beşer kamerdeki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki, biri gidip, dönüp haber verse, hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki kamer, öyle bir Mâlikü’l-Mülk’ün memleketinde geziyor ki, kamer, bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder. Küre-i arz, pervâne gibi şemsin etrafında uçar. Şems, binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl’in bir misafirhânesinde mumdârlık eder. İşte o Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib-i san‘atını ve âlem-i bekāda hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemâl-i merâk ve hayret ve muhabbetle dinlemez ise, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi‘râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş ve Rahmân-ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat‘iyen hakkalyakîn anlamış saadet-i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, bîçâre cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan, vaz‘iyet-i mevhûme-i cânhırâşânede oldukları hengâmda, şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdar olduğu ve i‘dâm-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-âverolduğu ta‘rîf edilmez. Bir adama i‘dâm edileceği anda, onun affıyla kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. -
(134) 31. Söz/11, Sh 259 | Sual? Kâinâtın Efendimiz asm'ın nûrundan yaratılmış olması ne demektir? 20.04.2026 53minİkinci Müşkil: Ey makam-ı istimâ‘daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakîkat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır. İllânûr-u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakîkatin vücûdu, fehme takrîb edilir. Öyle ise, bir nebze takrîbe çalışacağız.Sayfa 260İşte şu kâinâta nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere ma‘nâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin anâsır dalları, nebâtât ve eşcâr yaprakları, hayvanât çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür. Sâni‘-i Zülcelâl’in ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere-i a’zamda da cârî olmak, muktezâ-yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise muktezâ-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin numûnesini ve esâsâtını câmi‘ olsun. Çünkü binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinâtın çekirdek-i aslîsi ve menşei, kuru bir madde olamaz. Madem şu şecere-i kâinâttan daha evvel, o nevi‘den başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe’ ve çekirdek hükmünde olan ma‘nâ ve nûr, elbette yine şecere-i kâinâtta bir meyve libâsının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezâsıdır. Çünkü çekirdek dâimâ çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libâsını giymemiş, elbette âhirde o libâsı giyecektir.Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde sâbıkan isbat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i ma‘neviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Elbette kâinâtın teşekkülüne çekirdek olan nûr, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve sûretinde görünecektir.Ey müstemi‘! Şu acîb kâinât-ı azîme, bir insanın cüz’î mâhiyetinden halk olunmasını istib‘âd etme. Bir nevi‘ âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinâtı Nûr-u Muhammedî’den (asm) nasıl halketmesin veya edemesin? İşte şecere-i kâinât, şecere-i tûbâ gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar nûrânî bir hayt-ı münâsebetvardır.İşte Mi‘râc, o hayt-ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risâletiyle dönmüş. Ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ-yı ümmeti, ruh ve kalb ile o cadde-i nûrânîde, Mi‘râc-ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip isti‘dâdlarına göre makamât-ı âliyeye çıkıyorlar.Hem sâbıkan isbat edildiği üzere, şu kâinâtın Sâni‘i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makāsıd için şu kâinâtı, bir saray sûretinde yapmış ve tezyîn etmiştir. O makāsıdın medârı Zât-ı Ahmediye (asm) olduğu için, kâinâttan evvel Sâni‘-i Kâinât’ın nazar-ı inâyetinde olmasıSayfa 261ve en evvel tecellîsine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi evvel düşünülür. Demek vücûden en âhir, ma‘nâda en evveldir. Halbuki Zât-ı Ahmediye, (asm) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medâr-ı kıymeti ve bütün maksadların medâr-ı zuhûru olduğundan, en evvel tecellî-i îcâda mazhar, onun nûru olmak lâzım gelir.Üçüncü Müşkilin: O kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar, istîâb ve ihâta edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz. Evet, âlem-i süflînin ma‘nevî tezgâhları ve küllî kanunları avâlim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnûât olan küre-i arzın hadsiz mahlûkātının netâic-i a‘mâlleri ve cin ve insin semerât-ı ef‘âlleri, yine avâlim-i ulviyede temessül eder. Hatta hasenât, cennetin meyveleri sûretine; seyyiât ise, cehennemin zakkūmları şekline girdikleri, pek çok emârât ve pek çok rivâyâtın şehâdeti ile ve hikmet-i kâinâtın ve ism-i Hakîm’in iktizâsıyla beraber, Kur’ân-ı Hakîm’in işârâtı gösteriyor. Evet, zeminin yüzünde kesret o kadar intişâr etmiş ve hilkat o kadar teşa‘ub... -
(133) 31. Söz/10, Sh 257 | Şu Mi‘râc-ı Azîm niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a hastır? 17.04.2026 58minŞimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz. Ne hâle girdiğini göreceğiz. İşte, hatıra geliyor ki, onun kalbi diyor: “Ben inanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkilim daha var.Birincisi: Şu Mi‘râc-ı Azîm ne için Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?İkincisi: O zât, nasıl şu kâinâtın çekirdeğidir? Dersiniz: ‘Kâinât onun nûrundan halk olunmuş. Hem kâinâtın en âhir ve en münevver meyvesidir.’ Bu ne demektir?Üçüncüsü: Sâbık beyânâtınızda diyorsunuz ki: ‘Âlem-i ulvîye çıkmak, şu âlem-i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiş.’ Ne demektir?Elcevab: Birinci müşkiliniz otuz aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât-ı Ahmediye’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) kemâlâtına ve delâil-i nübüvvetine ve o Mi‘râc-ı A‘zam’a en elyak o olduğuna icmâlî işaretler nev‘inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:Evvelen: Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pek çok tahrîfâta ma‘rûz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâir yüz on dört işârî beşâretleri çıkarıp Risâle-i Hamîdiye’de göstermiştir.Sâniyen: Tarihçe sâbit, Şık ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (asm) biraz evvel nübüvvetine ve Âhirzaman Peygamberi (asm) o olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.Sâlisen: Velâdet-i Ahmediye (asm) gecesinde Ka‘be’deki sanemlerin sukūtuyla, Kisrâ-yı Fâris’in saray-ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikāk etmesi gibi, irhâsât denilen yüzer hârika tarihçe meşhurdur.Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi; ve câmi‘de bir cemâat-i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat-ı Ahmediyeden, (asm) deve gibi enîn ederek ağlaması; ve وَانْشَقَّ الْقَمَرُ nassıyla, şakk-ı kamer gibi, muhakkiklerin tahkîkātıyla bine bâliğ mu‘cizâtla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifâkıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle secâyâ-yı sâmiye vazîfesinde ve teblîğātında en âlî bir derecede ve Dîn-i İslâm’daki mehâsin-i ahlâkın şehâdetiyle, şerîatında en âlî hısâl-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğuna, ehl-i insâf ve dikkat tereddüd etmez.Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşaret’inde işaret edildiği gibi; ulûhiyet, muktezâ-yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukābil, en a‘zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) dinindeki a‘zamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.Sayfa 258Hem Hâlik-ı Âlem’in nihâyet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek, muktezâ-yı hikmet ve hakîkat olarak istemesine mukābil, en güzel bir sûrette gösterici ve ta‘rîf edici, bilbedâhe yine o zâttır. Hem Sâni‘-i Âlem’in nihâyet cemâlde olan kemâl-i san‘atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek ile teşhîr etmek istemesine mukābil, en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede o zâttır. Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakātında vahdâniyetini i‘lân etmek istemesine mukābil, tevhîdin en a‘zamî bir derecesinde bütün merâtib-i tevhîdi i‘lân eden, yine bizzarûre o zâttır.Hem Sâhib-i Âlem’in, nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işaretiyle nihâyetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda muktezâ-yı hakîkat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukābil, en şa‘şaalı bir sûrette aynadârlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedâhe o zâttır.Hem şu saray-ı âlemin Sâni‘i, gayet hârika mu‘cizeler ile ve gayet kıymetdar cevâhirler ile dolu hazîne-i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi ve onlarla kemâlâtını ta‘rîf etmek ve bildirmek istemesine mukābil, en a‘zamî bir sûrette teşhîr edici ve tavsîf edici ve ta‘rîf edici, yine bilbedâhe o zâttır. Hem şu kâinâtın Sâni‘i, şu kâinâtı envâ‘-ı acâib ve ziynetlerle süslendirmek sûretinde yapması ve zîşuûr mahlûkātını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhâl ... -
(132) 31. Söz/9, Sh 254 | Mi'racın hikmet-i âliyesine bakmak ve tarassud etmek üzere iki temsîl 15.04.2026 59minŞimdi şu hikmet-i âliyeye bakmak için “iki temsîl” dürbünüyle tarassud edeceğiz.Birinci temsîl: On Birinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi; nasıl ki bir Sultân-ı Zîşân’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâı bulunsa, hem sanâyi‘-i garîbede çok mahâreti olsa ve hesabsız fünûn-u acîbeye ma‘rifeti, ihâtası bulunsa, nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı olsa, her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesiSayfa 255sırrınca, elbette o sultân-ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki, içinde sergiler dizsin. Tâ nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa‘şaasını, hem kendi san‘atının hârikalarını, hem kendi ma‘rifetinin garibelerini izhâr edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl-i ma‘nevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi, bizzât nazar-ı dekāik âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.Ve şu hikmete binâen, elbette cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksîm eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san‘atının en güzel, en latîf san‘atlarıyla ziynetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzîm eder. Ve ulûmunun âsâr-ı mu‘cizekârâneleriyle donatır. Tekmîl eder. Sonra ni‘metlerinin çeşitleriyle, taâmlarının lezîzleriyle, her tâifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyâfet-i âmme ihzâr eder. Sonra raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyafete da‘vet eder. Sonra birisini yâver-i ekremyapar. Aşağıki tabakāt ve menzillerden yukarıya da‘vet eder. Dâireden dâireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acîb san‘atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsûlâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ dâire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının ma‘deni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakāikini ve kendi kemâlâtını ona bildirir. Seyircilere rehber ta‘yîn eder, gönderir. Tâ o sarayın sâni‘ini, o sarayın müştemelâtıyla, nukūşuyla, acâibiyle, ahâliye ta‘rîf etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumûzunu bildirip ve içindeki san‘atlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa‘lar ve mevzûn nukūş nedir? Ve saray sâhibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler? O saraya girenlere ta‘rîf etsin. Ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip ve görünmeyen sultân-ı zîfünûn ve zîşuûna karşı marziyâtı ve arzuları dâiresinde teşrîfât merâsimini ta‘rîf etsin. Aynen öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰي Ezel ve Ebed Sultanı olan Sâni‘-i Zülcelâl, nihâyetsiz kemâlâtını ve nihâyetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki, her bir mevcûd pek çok dillerle onun kemâlâtını zikreder. Pek çok işaretler ile cemâlini gösterir. Esmâ-yı hüsnâsının her bir isminde ne kadar gizli ma‘nevî defineler ve her bir ünvân-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinât bütün mevcûdâtıyla gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki, bütün fünûn, bütün desâtîriyle, şu kitâb-ı kâinâtı, zaman-ı Âdemden beri mütâlaa ediyor. Halbuki o kitap, esmâ ve kemâlât-ı İlâhiyeye dâir ifade ettiği ma‘nâların ve gösterdiği âyetlerin öşr-ü mi‘şârını daha okuyamamış.Sayfa 256İşte şöyle bir saray-ı âlemi, kendi kemâlât ve cemâl-i ma‘nevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülcelâl, Sâni‘-i Zülkemâl’in hikmeti iktizâ ediyor ki, şu âlem-i arzdaki zîşuûrlara nisbeten abes ve fâidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin ma‘nâsını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menba‘larını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim-i ulviyede birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkıne çıkarsın ve kurb-u huzûruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin. Umum ibâdına bir muallim ve saltanat-ı rubûbiyetine bir dellâl ve marziyât-ı İlâhiyesine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekvîniyesine bir müfessir gibi çok vazîfeler ile tavzîf etsin. Mu‘cizât nişanlarıyla imtiyâzını göstersin. -
(131) 31. Söz/8, Sh 254 | Üçüncü Esas | Hikmet-i Mi‘râc nedir? Efendimiz asm'ı taltîf ve tavzîftir 06.04.2026 1uÜçüncü Esas: Hikmet-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Mi‘râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakîkatleri bilinmezse de, vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki: Şu kâinâtın Hâlik’ı, şu kesret tabakātında nûr-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakātının müntehâsından, tâ mebde’-i vahdete bir hayt-ı ittisâlsûretinde bir Mi‘râc ile, bir ferd-i mümtâzı, bütün mahlûkāt hesabına kendine muhâtab ittihâz ederek, bütün zî-şuûr nâmına, makāsıd-ı İlâhiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarıyla âyîne-i mahlûkātında cemâl-i san‘atını, kemâl-i rubûbiyetini müşâhede etmek ve ettirmektir.Hem Sâni‘-i Âlem’in, âsârın şehâdetiyle, nihâyetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbûbun lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sâhibinin, cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti ise, masnûâtında çok tarzlarda tezâhür ediyor. Masnûâtını sever. Çünkü masnûâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnûât içinde en sevimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî, zîşuûrdur. Ve zîşuûrun içinde câmiiyet i‘tibâriyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde isti‘dâdı tamamıyla inkişâf eden, bütün masnûâtta münteşir ve mütecellî kemâlâtın numûnelerini gösteren ferd, en sevimlidir. -
(130) 31. Söz/7, Sh 252 | Sual? Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir. 01.04.2026 57minYine hatıra gelir ki, dersin: “Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir.” Biz de deriz ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘atında harekât nihâyet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür‘atiyle ziyâ, elektrik, ruh, hayâl sür‘atlerine kadar mütefâvit olduğu ma‘lûm. Seyyârâtın dahi fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür‘atli olan ulvî ruhuna tâbi‘ olmuş, ruh sür‘atinde hareketi, nasıl akla muhâlif görünür? Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta ma‘rûz olursun. Hatta bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.Şu ma‘nâya şu temsîl ile bak ki, insanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyâdan, elektrikten, ruhtan, hayâlden tezâhür eden sür‘at-i harekâtta bir mikyâs olmak için, şöyle bir saat farz ediyoruz ki, o saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de ondan altmış def‘a daha geniş bir dâirede dakikayı sayar. Birisi altmış def‘a daha geniş bir dâire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış def‘a daha geniş bir dâirede sâliseleri ve hâkezâ, râbiaları, hâmiseleri, sâdiseleri, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dâirede birer ibre farz ediyoruz. Farazâ saati sayan ibrenin dâiresi, küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dâiresi, arzın medâr-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.Sayfa 253Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş gibi. Bu iki şahsın zaman-ı vâhidde müşâhede ettikleri eşyâ, saatimizle arzın medâr-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhûdâtça ince farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni yahud bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cârî olan bir hüküm, zamanda dahi cârîdir.İşte bir saatte meşhûdâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuûr şahsın meşhûdâtı kadar olduğu ve hakîkat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm burâk-ı tevfîk-i İlâhîye biner. Berk gibi bütün dâire-i mümkinâtı kat‘ edip, acâib-i mülk ve melekûtü görüp, dâire-i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak fermanı alıp, vazîfesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.Yine hatıra gelir ki, dersiniz: “Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vâki‘ olmuyor. Bunun emsâli var mı ki, kabul edilsin? Emsâli olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukūuna nasıl hükmedilebilir?”Biz de deriz ki: Emsâli o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ her zî-nazar, gözüyle yerden tâ Neptün seyyâresine kadar bir saniyede çıkar. Her zî-ilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zî-îmân, namazın ef‘âl ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi‘ mi‘râc ile kâinâtı arkasına atıp, huzura kadar gider. Her zî-kalb ve kâmil veli, seyr ü sülûk ile arştan ve dâire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hatta Şeyh-i Geylânî (ks) ve İmâm-ı Rabbânî (ks) gibi bazı zâtların ihbârât-ı sâdıkaları ile, bir dakikada Arş’a kadar urûc-u rûhânîleri oluyor. Hem ecsâm-ı nûrâniye olan melâikelerin, Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i cennet, mahşerden cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar. Elbette bu kadar numûneler gösteriyorlar ki, bütün evliyâların sultanı ve umum mü’minlerin imamı ve umum ehl-i cennetin reisi ve umum melâikenin makbûlü olan Zât-ı Ahmediye’nin (asm) seyr ü sülûküne medâr bir Mi‘râc’ı bulunması ve onun makamına münâsib bir sûrette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet ma‘kūldür ve şübhesiz vâki‘dir. -
(129) 31. Söz/6, Sh 250 | Sual? Semâvâtta birinin gezmesine, meleklerle görüşmesine nasıl inanayım? 23.03.2026 58minYine hatıra gelir ki, sen kalbinden dersin: “Ben semâvâtı inkâr ediyorum. Melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?” Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşkildir. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için biz de deriz ki: Fezâ-yı ulvî, bil’ittifâk esîr ile doludur. Ziyâ, elektrik, harâret gibi sâir seyyâlât-ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücûduna delâlet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sünbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedâhe gösterdikleri gibi; şu yıldızlar dahi bizzarûre menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücûdunu, aklın gözüne sokuyorlar.Sayfa 251Madem âlem-i ulvîde muhtelif teşkîlat var. Muhtelif vaz‘iyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semâvât muhteliftir. İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayâl, hâfıza gibi ma‘nevî vücûdlar da var. Elbette insan-ı ekberolan âlemde, yani şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinâtta âlem-i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ cennet âlemine kadar her bir âlemin birer semâsı vardır.Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mütevassıtve yıldızlar içinde küçük ve kesîf olan küre-i arz, mevcûdât içinde en kıymetdar ve nûrânî olan hayat ve şuûr, hesabsız bir sûrette onda bulunuyor. Elbette karanlıklı bir hâne hükmünde olan şu arza nisbeten, müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler zîşuûr ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü’l-ecnâsolan melâike ve rûhânîlerin meskenleridir. Pek kat‘î bir sûrette İşârâtü’l-İ‘câz nâmındaki tefsîrimde ثُمَّ اسْتَوٰٓي اِلَي السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semâvâtın hem vücûdu, hem taaddüdü isbat edildiğinden ve melâike hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kerre iki dört eder kat‘iyetinde melâikelerin vücûdunu isbat ettiğimizden, onlara iktifâen burada kısa kesiyoruz.Elhâsıl, esîrden yapılmış elektrik, ziyâ, harâret, câzibe gibi seyyâlât-ı latîfenin medârı olmuş; ve hadîste اَلسَّمَٓاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işaretiyle, seyyârât ve nücûmun harekâtına müsâid olmuş; ve Samanyolu denilen مَجَرَّةُ السَّمَٓاءِ dan, tâ en yakın seyyâreye kadar muhtelif vaz‘iyet ve teşekkülde yedi tabaka, her bir tabaka âlem-i arzdan, tâ âlem-i berzaha, âlem-i misâle, tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semânın bulunması, hikmeten, aklen iktizâ eder.Hem hatıra gelir ki, ey mülhid! Sen dersin: “Bin müşkilât ile tayyâre vâsıtasıyla bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan, cismiyle binler sene mesâfeyi birkaç dakika zarfında kat‘ eder, gider, gelir?” Biz de deriz: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce, hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takrîben yüz seksen sekiz saat mesâfeyi keser. Takrîben yirmi beş bin senelik mesâfeyi, bir senede kat‘ ediyor. Acaba şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl, bir insanı Arş’ına getiremez mi? Şemsin câzibesi denilen bir kānûn-u Rabbânî ile, Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, câzibe-i rahmet-i Rahmân ile ve incizâb-ı muhabbet-i şems-i ezelile bir cism-i insanı berk gibi arş-ı Rahmâna çıkaramaz mı?Sayfa 252Yine hatıra gelir ki, diyorsun: “Haydi çıkabilir, ne için çıkmış? Ne lüzûmu var? Veliler gibi ruh ve kalbi ile gitse yeter?” Biz de deriz ki: Madem Sâni‘-i Zülcelâl, mülk ve melekûtündeki âyât-ı acîbesini göstermek; ve şu âlemin tezgâh ve menba‘larını temâşâ ettirmek; ve a‘mâl-i beşeriyenin netâic-i uhreviyesini irâe etmek istemiş, elbette âlem-i mubassarâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmûât âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, Arş’a kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vezâife medâr olan âlât ve cihâzâtının makinesi hükmünde olan cism-i mübârekini dahi, tâ Arş'a kadar beraber alması, muktezâ-yı akıl ve hikmettir. Nasıl ki cennette hikmet-i İlâhiye, cismi ruha arkadaş...
Populair in
Deze podcast verschijnt ook in de podcastlijsten van deze landen.